Reklamı Geç
Advert

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BÜYÜKLERİMİZ…

Evet, uzun bir aradan sonra tekrar beraberiz değerli okuyucularım. “Geçmişten Günümüze Büyüklerimiz” köşemizde, bu ay benim çok değer verdiğim, saygı duyduğum AYDINER ailesi üyelerinden Sn. Av. Turgut AYDINER'i ağırlayacağım.

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BÜYÜKLERİMİZ…
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BÜYÜKLERİMİZ… Admin

Röportaj : Bülent ARSLAN

CENNET ANNENİN AYAKLARI ALTINDADIR” DERLER, YA BABANIN?

HİÇ UNUTAMAM, 1945 YILINDA İLKOKUL 3.SINIFTA ZATÜRREE GEÇİRMİŞTİM. O YIL YAZIN 40 GÜN KADAR AİLECE İSTANBUL’DA KALDIK.

BİR APARTMANIN 5.KATINDA OTURUYORDUK. SIK SIK ASANSÖR BOZULURDU. YORULMAMAM VE TERLEMEMEM İÇİN BABAM BENİ 5 KAT SIRTINDA KALDIĞIMIZ DAİREYE ÇIKARIRDI.            

Evet, uzun bir aradan sonra tekrar beraberiz değerli okuyucularım. “Geçmişten Günümüze Büyüklerimiz” köşemizde, bu ay benim çok değer verdiğim, saygı duyduğum AYDINER ailesi üyelerinden Sn. Av. Turgut AYDINER'i ağırlayacağım.

18 Eylül 2019 Çarşamba, çok güzel bir sonbahar günü, sabah 10 uçağı ile Ankara'ya gittim. Aydıner Holding'in Yeni Foça Sokak’taki ofisine gittiğimde öğle vakti olmuştu. Yemek vakti olduğundan önce yemeğe davet edildim ve bir üst kattaki yemekhaneye çıktık. Bir iki dakika sonra Sn. Mehmet AYDINER de bize katıldı. Aydıner firmasının Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet AYDINER ve Başkan Yardımcısı Turgut AYDINER. Ömer AYDINER, namı diğer Ömer (Usta)'nın çocukları ve ben. Diğer kardeşleri ile birlikte 7 kardeşler. Gerçek Bafralı bir aile. Neden öyle diyorum, çünkü nüfus kayıtları hala İlyaslı köyünde. Hiç aldırmamışlar ve bundan sonra da aldıracaklarını hiç zannetmiyorum.

Söyleşimize başlamadan önce kısaca yemekte konuştuklarımızdan bahsetmek istiyorum.

Çünkü yukarda babanın fedakârlığı ile başladık ve konu gene babalardı. Mehmet abi ile fazla yakınlığım olmadı bu güne kadar ancak gıyabımda beni tanıdığını biliyordum. Turgut abinin beni takdir eden sözleri sonunda benim nerelerden, hangi mücadelelerden geçerek bu günlere geldiğim noktanın temelinde babanın yanında küçük yaşlarda çalışmanın, esnaf olmayı öğrenmenin, ne kadar önemli olduğu konuşuldu. Ticareti,  doğru ve dürüst olmayı o yaşlarda öğrenmenin bu günkü başarının en önemli temel taşları olduğundan konuştuk. Zira onlar da aynı şekilde büyüdüklerini anlattılar. Bu minvalde konuşmalardan sonra yemeğimizi yedik ve aşağıya Turgut abinin ofisine indik. 

BA: Turgut abi her ne kadar yukarda kısmen başlamış olsak da bize lütfen kendinizi tanıtır mısınız?

TA: Evet, ben Turgut AYDINER, Bafra'da doğdum. Doğum tarihim kayıtlarda 1.1.1935 olarak görünür ancak doğruluğu konusunda şüpheliyim dolayısıyla yaşım her ne kadar 84 ise de 83 de olabilir 85 de. Neden mi? Biraz sonra anlatacağım. İlk ve ortaokulu Bafra'da, liseyi Samsun Lisesinde (19 Mayıs Lisesi) okudum. Üniversiteyi de İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesinde tamamladım ve Haziran 1959’ da mezun oldum. Bizim zamanımızda Hukuk Fakültesine girişte imtihan yoktu. O sene biz 1800 kişi Hukuk Fakültesine kayıt yaptırmıştık. Bu 1800 kişiden ekime kalmadan 4 Haziran’da mezun olan sadece 6 kişi idik. Lisede fen bölümünden mezun olmuştum. Hukuk Fakültesindeki başarımın sırrı matematik biliyor olmamdı. Zira her bilim dalında olduğu gibi hukukta da matematik bilgisi iyi olan hukukçular daha başarılı olurlar. Matematik bilgisi olmayanlar için aynı şeyi söyleyemem.

Yaş konusuna geri dönersek, babam 1940'lı yıllarda kaydımızı yaptırmış. O yıllarda II. Dünya Savaşı başlamış dış ticaret kesilmişti. Dolayısıyla eldeki stokları vatandaşa sağlıklı dağıtabilmek için başta ekmek olmak üzere karne ile dağıtılıyordu. Babam karne alabilmemiz için nüfus kaydımızın yapılması gerektiğini düşünüyor ve Nüfus İdaresine giderek ben ve kardeşlerimin kaydını 1.1.1935 olarak yaptırıyor ve böylece bizim için de karne ile ekmek alınabiliyordu.

Maalesef 1939'da başlayan ve 1945'lerde sona eren II. Dünya Savaşı'nda 60 milyon insanın savaşlarda öldüğü ve kamplarda öldürüldüğü ve daha sonra hastalıktan ölenlerle toplam 80 milyonu bulduğu söylenir. II. Dünya Savaşı dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok ciddi sorunlara sebep olmuştur. Ancak o dönemin Cumhurbaşkanı İnönü ve arkadaşları 1897 Yunan, 1911 Trablusgarp, 1912-13 Balkan ve 1914-18'deki I. Dünya Savaşlarını görmüş olduklarından ve savaşın bir ülkeye neler getirip neler götürdüğünü çok iyi bildiklerinden ülkeyi savaşa sokmamak için büyük mücadeleler vermişlerdir. Çok ciddi kıtlık yaşayan ülkemizde bir gün "Bizi çaysız, şekersiz, ekmeksiz bıraktın" diyenlere  İnönü, "Ama babasız bırakmadım." dediği kayıtlara bile geçmiştir.

Babam 1928'de Kozağzı'nda bir çiftlik satın almış ve biz altı yedi yaşlarımızda çiftlikte işçileri idare ederek çalışma hayatına başladık. Daha önce de söylediğim gibi bizim kayıtlarımız İlyaslı Köyü'ndedir ve bizim kaydımız hala orada, hiç değiştirmedik. Ben avukat olduktan sonra bile çiftlikte çalışıyordum. Sabahları erken kalkar, tütün kırmaya giderdim. Sonra Bafra'ya gider davalarıma girerdim ve akşam geldiğimde de gene işlere tütün dizerek devam ederdim. Biz böyle çalıştık.

BA: Peki abi, politikayla da ilgili olduğunu biliyorum, ne zaman ve nasıl başladınız?  

TA: Politikaya 1950 yılında ilgim artmaya başladı. Ben daha ortaokuldayken gazete okumaya başlayan ender insanlardan biriyim. O zamanlar “Zafer” gazetesi okuyordum. Enteresandır, Zafer gazetesi DP taraftarı bir gazetedir ve ben iktidara karşı bir gazete okuyordum. Ancak 1950’de iktidara gelen DP’nin anti demokratik icraatları dikkat çekici olmaya başlamıştı. Öyle ki,1950 senesi seçimlerinden sonra Zuhuri DANIŞMAN diye bir tarihçi çıktı ve siyasi bir kararla tarih kitaplarından İnönü'nün ismini ve İnönü Savaşlarını çıkardı.

BA: Abi gerçekten ezanı ve KK'i Türkçeleştirmek olağanüstü, devrim niteliğinde bir kararmış. Peki, daha sonra neler oldu?

TA: Ben seçimlerden 3-5 ay sonra ULUS gazetesi okumaya başladım. O zaman Ulus CHP'nin gazetesi. O günden sonra devamlı siyasetle ilgilendim ve bu güne kadar da isimler değişse de ben hep halk partili olarak kaldım, halen de devam ediyorum. 1950 yazında o zamanın Arapça okunmasının serbest bırakılması da devrimlere inanmış biri olarak beni etkiledi.

BA: Abi ben bu günlerde 27 Mayıs'ın nedenleri isimli Prof. Dr. Ali Fuad BAŞGİL'in bir kitabını okuyorum. Orada İsmet İNÖNÜ kendisine “Milli Şef” denilmesinden hoşlanıyor.  Acaba dönemin Hitleri gibi, Mussolini gibi liderlerine bir özentisi olabilir miydi?

Yok. Ben öyle düşünmüyorum. Biliyorsun padişahlıktan Cumhuriyete döndük. Halk üzerinde biat etme alışkanlığı vardı. Padişahlık döneminden gelen bir alışkanlık.  Halk birisine güvenir, yani bu bizi kurtarır diye biat etme alışkanlığı. Maalesef ülkemizde hala bu alışkanlık var. O dönemde Atatürk'e “Ebedi Şef” dendi. İnönü'ye de “Milli Şef”. O devrin kabulü bu. O devirde bir Şef'e, bir lidere ihtiyaç var. Padişahlıktan gelmişsin, Atatürk gibi bir kurucun var, devamlı itaat etmişsin. Atatürk’ünde itimat ettiği İnönü var, disiplinin muhafaza edilmesi lazım. Cumhuriyet 1923'te kuruldu, Atatürk'ün ölümü 1938, böylece 15 yıl. Sonra İnönü ve II. Dünya Savaşı, bu disiplini korumak için Atatürk'e “Ebedi Şef” denilince İsmet İNÖNÜ' ye de “Milli Şef” denmesi ihtiyacı doğmuştur. Kendisi istememiştir. Cumhurbaşkanlığı ayrı bir şey, şeflik ayrı bir şey... Savaş zamanı ihtiyaçtan doğmuş olabilir. Zaten şef peşinden gidilen adam demek değil midir?

BA: Ali Fuad Başgil hoca yazmış. Ayrıca Refik KORALTAN'ın kitabında da bu konudan bahsediliyor?

TA: Olabilir. Ali Fuad Başgil üniversitede benim hocamdı. Hocalığını takdir etmemek mümkün değil. Çok iyi bir hocaydı. Kendisi Çarşambalıdır, ayrıca iktidara yakın bir kişiydi. Ancak biz o zaman çoğunlukla muhalif olduğumuz için öğrencilerin fazla tasvip ettiği bir hoca değildi.

BA: O dönemde kendisi iktidara danışmanlık yapmak üzere çok çağrıldığı, fikirleri alındığı olurmuş.

TA: Bizim o konulardan pek haberimiz olmazdı. Biz ancak hocanın iktidarın icraatlarını övdüğü veya yerdiği noktasında değerlendirirdik. Ayrıca şunu da söylemeden geçemeyeceğim. O yıllarda bizim okulda ve hatta mezunlar arasından çok az sayıda DP taraftarı çıkardı. Bunun sebebi Menderes ve Celal Bayar'ın anti demokratik tutumlarından kaynaklanıyordu. Çok kötü günlerdi o günler...

Şimdi 27 Mayıs öncesini hatırlıyorum da, 27 Mayıs'tan önceki 18 Mayıs gecesi Samsun'daki parti binasında toplandık. Siyasi faaliyetler yasak olduğu bir dönem. Çok da sıkı takip ediliyordu. Bafra'yı temsilen ben gittim. Biz o toplantıda, kapıya bekçi koyduk ve hatta toplantı yaptığımız odada ise tüm camlarda karartma uyguladık, toplantı yaptığımız anlaşılmasın diye. Yönetim kurulundaki arkadaşlarla aldığımız karar doğrultusunda 19 Mayıs günü Atatürk heykeline çelenk koymaya gidildi, maalesef hemen kaldırıldı ve tüm arkadaşlar adliyeye götürüldü. Bereket o zamanlar hâkimler vardı da hepsini serbest bıraktılar. Yani biz böyle bir devirden geldik. Dolayısıyla ihtilalin geleceği yüzde yüz belli de saati belli değildi.

BA: Evet bunu İnönü tahmin ediyor ve hatta uyarıyor da. Hem de tarihe geçen şu sözleri söylüyor. “Sizleri öylesine acı bir son bekliyor ki, sizi ondan ben bile kurtaramam”.

TA: Tabi uyarıyor. Ayrıca şunu söyleyeyim. İnönü'nün 27 Mayıs’tan önceki uyarısından başka idamların uygulanmasıyla mektubu var. İdam etmeyin, infaz yapmayın diye. İçerisinde şöyle de bir ifade vardır. “Siyasi suçlar bünyesinde hak tereddüdü taşır. Bu gün suç saydığınız şey yarın suç olmaktan çıkar”. Çünkü devrin demokratik gelişmelerine bağlı olarak kanunlar değişiyor. Nitekim böyle oldu. Çok suç idamlık olmaktan çıktı. Hatta idamı bile kaldırdılar. Bu söz Ceza Hukuku literatürüne girecek kadar önemli bir ifadedir.

BA. Peki, abi Bafra'daki siyasi faaliyetler ne zaman ve nasıl başladı?

TA: Ben 1959'da mezun oldum, geldim ve hemen CHP yönetimine girdim.  O zaman ilçe yönetimimiz şu anda bir hükümet kabinesi kuracak kadar kuvvetliydi.

Başkanımız Dr. Fevzi CEYLAN, diğer yönetim kurulu üyeleri Av. Mahmut BAYRAKÇI, Av. Günaydın KORUR, Av. Şakir BENGÜ, Ben, Mehmet UNCU, Habil DEMİRCAN, Yedek Parçacı arkadaşımız Nevzat. Böyle bir yönetim kurulu ile faaliyetlerimizi sürdürdük. 1960'lı yıllarda yönetimde kaldım ama kaç sene hatırlayamıyorum. Ondan sonra devam etmedim.

1965 seçimleri idi. Bafra’da İlçe başkanımız yoktu. Sekreter olarak seçimleri ben idare etmek zorunda kaldım. Bu seçimler esnasında benim için çok değerli 2 arkadaşımla ömür boyu görüşmeme kararı aldım. Yönetimlere girmememde etkili oldu.

BA: Peki bir mahsuru yoksa sebep neydi ve kimdi bu isimler, öğrenebilir miyim?

TA: Tabi, sebep parti içi hizip. Ciddi bir hizipleşme söz konusu idi. Hizipler arası kırıcı konuşmalar oluyordu. İsimler bende saklı kalsın. Ondan sonra CHP Bafra yönetiminde hiç bulunmadım ancak o günlerden beri hep halk partili olarak kaldım.  Daha sonra 1992’de CHP tekrar açıldığında Ankara il yönetiminde bulundum, buna da Sn. Baykal vesile olmuştu. Buradaki faaliyetlerim de SHP’nin CHP ile birleşene kadar devam etti. O zaman bizimde inşaat işlerimiz vardı. O dönemin bayındırlık bakanı SHP'li idi, yani CHP'li olarak benim il yönetiminde bulunmamın doğru olmayacağını düşünerek birleşmenin gerçekleştiği gün istifa ettim.

BA: Şimdi gelelim iş hayatınıza, nasıl başladı?

TA: 1959'da mezun olduktan sonra 1960'ta avukatlık ruhsatımı aldım, 1963'te askerliğimi tamamladıktan sonra 1969'a kadar avukatlık yaptım. 1969-70'te abimle inşaat işlerine başladık. Avukatlığı bıraktım. Önce Samsun’daydık daha sonra 1972’ de Ankara'ya geldik. Önce kolektif şirket kurduk daha sonra anonim şirkete dönüştürdük ve bu günlere kadar geldik. Ayrıca Ankara’da Samsun 19 Mayıs Kültür ve Tanıtma Derneği ve Samsun İli Kültür Tanıtma ve Yardım Vakfı Başkanlığını yaptım.

BA: Tabi bu arada hatırı sayılır projeler bitirdiniz?

TA: Evet, ancak bunları burada saymanın bir anlamı yok bence. Siyasetle ilgili başka bir değerlendirme aklıma geldi yine siyasetten bahsedelim biraz önce 1959-1960’da Bafra ilçe CHP teşkilatındaki arkadaşlarımızı saydım. Başkan hariç hepimiz Ramazan da oruç tutardık. Ancak o zamanki DP teşkilatındaki birkaç arkadaş hariç oruç bir yana şehir kulübünde içki içerlerdi. Daha ihtilal olmamıştı. Buna rağmen bizler onların, hatta halkın gözünde “gâvur”, kendileri Müslüman olarak konuşulurdu. Tabi bu tamamen propagandaya dayalı bir hadise idi. Devrimlerin getirdiği havayı istismar etmekle oldu. Halkın kafasına uzun yıllar böyle nakşedilmişti. Benim için en hassas nokta bu oldu.

BA: Üniversite yıllarından anılarınız var mı, Mahmut abi ve Ahmet abinin(AHISKALI) bir sürü anılarını dinledim ve yazdım?

TA: Üniversiteden önce ortaokulu başarı ile bitirdim ve Kabataş Lisesinde yatılı olarak devam etmek istedim. Ancak o yıl tadilat dolayısıyla yatılı öğrenci almadıklarını öğrendim ve gidemedim. O zaman Şişli Terakki Lisesi vardı ve yatılı alıyordu ama ben tenezzül etmedim. Hâlbuki böyle köklü bir liseyi kabul etmemek doğru değildi. Çocukluk işte. Sonra Samsun Lisesine (Şimdiki 19 Mayıs Lisesi) geldik ve oradan mezun olduk.

Üniversitede okurken yurtta kalmadım hiç. Kadıköy'de, Çiftehavuzlar'da bir evde aile yanında kaldım. Abimde orada kalıyordu. 3 senemi orada geçirdim ve daha sonra Kızıltoprak' ta Yoğurtçu Parkı'nın orada gene bir aile yanında kaldım. Samsun'da okurken de aile yanındaydım.

BA: Üniversitede okurken Bafra'ya nasıl gidip geliyordunuz, sizde gemi ile mi gidip geliyordunuz?

TA: Tabi. Evet, hep gemi ile gittik geldik.

BA: Gördüğüm kadarıyla evlilik yok. Evlenmeyi hiç düşünmedin mi abi?

TA: Yok hiç düşünmedim. Evliliği düşündüğümü hiç hatırlamıyorum. Bekârlığın getirdiği özel bir yapı olduğundan da kaynaklanmıyor. Aile içerisinde, hep anamla kaldım, kardeşlerimle kaldım. Bana bekârlığımı hiç hissettirmediler. Artık böyle geldi böyle gider, 84 yaşından sonra da evlilik, söz konusu olmaz herhalde. En önemli konu sağlık tabi… Hiç unutmuyorum. İlkokul 3. 4. ve 5. sınıfta zatürre olmuştum. İkinci devrelerde rahatsızlığım dolayısıyla çok az okula gidebildim. Ama buna rağmen gene sınıfın en başarılı öğrencilerindendim. Onu da söyleyeyim. Babama karşı medyun olduğum konular var. 1945 senesinde babam hava değişikliği olur düşüncesiyle bizi ailecek İstanbul'a götürdü ve Beyoğlu'nda bir apartman dairesi kiraladı. Dışarıdan geldiğimizde bazen asansörün çalışmadığı durumlarda terlememem için babam beni beş kat sırtında taşırdı. Unutamam babamın yaptıklarını.

Şunları da söylemek istiyorum. Üniversite yıllarında yaz tatilinde Bafra'da gene siyasi faaliyetlerime devam ettim. İlyaslı, Türkköyü gibi yakın köylere yürüyerek gider, cami önlerinde cemaatin namazdan çıkmasını bekler ve onlara konuşma yapardım. Özellikle Cuma günleri giderdim. Ben çiftlikte olurdum, arkadaşlarım Bafra'dan gelir, beraberce köylere gider konuşmalar yapardık. Babam o dönemde DP’ li ve hatta ilçe yönetiminde olmasına rağmen bizim faaliyetlerimize hiç karışmazdı, üstelik çiftliğe geldiklerinde bizlere yani Halk Parti yönetimine kahvaltı hazırlar, ikram eder ve biz ondan sonra köylere giderdik. Babam çok demokrat bir insandı. Mahmut BAYRAKÇI bunu her zaman anlatır.

Mahmut Bayrakçı anısında yazmış onları. Ayrıca onunla da bir hikâyemiz var. 1964-65 dönemiydi sanıyorum. Ben Ziraat Odası Başkanı, Mahmut Halk Parti İlçe Başkanı. Mubayaası yapılan tütünleri koyacak depo yok gerekçesiyle tütün alımı gecikiyor. O sıralar Mehmet YÜCELER Tekel Bakanı ve Adalet Parti’den ayrılmış fakat CHP'ye henüz geçmemiş. Kemal SATIR Başbakan Yardımcısı. Muhtarlarla beraber toplandık Ankara'ya geldik. Meclis’te bir odada oturduk, durumumuzu anlattık. Daha sonra Kemal Satır da bize katıldı. Olduğumuz yerden Samsun'a telefonlar edildi ve sorun çözüldü. Sonra Kemal Satır, “Bakın ne güzel demokratik bir çözüm bulundu ve sorun çözüldü.” dedi. Ben duramadım tabi, “Yüz karası” dedim. “Bu kadar insan sizin iki telefonla çözeceğiniz iş için buraya kadar geldi.” Sonra Kemal Satır, “Böyle konuşmayın, Mehmet Bey bize geçecek.” dedi. Hani Mehmet Bey'i kırmayalım anlamında.

BA: Abi bu günlere dönersek, neler söylersin?

TA: Ülkemizde maalesef okuma alışkanlığı da yok. Ben lise yıllarında, Samsun'da tren istasyonuna kadar gider gazete beklerdim. Samsun'a 3 günde bir gazete gelirdi. Dört gözle trenin gelmesini beklerdim. Ben o zamanlar da Dünya gazetesi okuyordum. Hatta koleksiyonlarını bile yapardım. Ayrıca AKİS dergisi çıkmaya başlamıştı. Onu da biriktirdim. Hala bir kısmını kütüphanemde bulunduruyorum.

Kıyafet konusunu da bahsetmek isterim. Atatürk'ün bence en önemli devrimlerinden birisi de kıyafet devrimidir. Bu da bir başka medeniyet simgesi olmuştur ülkemizde. Bilhassa Bafra'mızda.

1940'lı 50'li ta ki 60'lı yıllara kadarki giyimleri biliyorsun.

Bir önemli konuya daha değineceğim. Bafra Ziraat Odasını kurdum ve ilk başkanı oldum. Burada da şöyle bir anım var. Ben Ziraat Odası Başkanlığını Habil Demircan'a devretmiştim. Yıl 1965 veya 1966 olabilir, Samsun teşkilatından delege olarak Ankara'da Ziraat Odaları Birliği Genel Kurul Toplantılarına katılmıştım. Genel Kurul’da konuşmalar yapılıyor ve çiftçinin ne traktörü  ne biçerdöveri olmadığından bahsediliyordu. Ben köylerde gezmem ve gerçekleri bilmem dolayısıyla siz ne diyorsunuz beyler? Siz traktörden, biçerdöverden bahsediyorsunuz, köylünün elinde öküzü yok, sabanı yok, öküz yerine sabana eşek koşan çiftçi gördüm ben diye çıktığımda beni “kominist” olmakla suçlamışlardı. Tabi bunu söyleyenler, üç kuruş maaşla çalışan devlet memurlarıydı. Ülkenin gerçek yüzünü maalesef bilmiyorlardı. Hatta daha sonraki yıllarda Adalet Parti iktidarda. Ahmet ŞENER Trabzon Milletvekili. Seçim gezilerinde Gümüşhane civarında dolaşırken tarlasını süren bir çiftçinin yanına yaklaşıyor, çiftçi sabanının bir yanına eşek koşmuş diğerinde ise başka bir hayvan, çiftçiye soruyor niye bu kadar sefalet içerisinde çift sürüyorsun, artık oyunuzu bize verirsiniz herhalde deyince, köylü sen bilmez misin beyim bizim her şey, herkes DP'lidir diye cevap veriyor.

Bir başka hikâyede seçim gezisinde bir köye yaklaşırken yamacın başında bir kadını omzunda su taşırken gördüğünde ver bacım ben yardım edeyim sana diyerek suyunu taşımaya başlıyor, yamacı tırmanıp yukarıda evin önüne geldiklerinde su kabını yere bıraktıktan sonra kadın teşekkür ediyor ve soruyor, kimsiniz diye. Ahmet Şener'de kendisinin CHP'li milletvekili adayı olduğunu söyleyince birden, kadın desene bu su mundar oldu bununla abdest bile alamayız deyip, suyu yere boca ediyor. Düşünebiliyor musun hangi dönemlerden geçtiğimizi?

BA: Evet. Turgut abi bana zaman ayırdığınız ve bu güzel anıları bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ediyorum. Sağlıcakla kalın dedikten sonra ayrılıyorum yanından.

Bir sonraki sayımızda “Geçmişten Günümüze Büyüklerimiz” köşemizde (E) Milli Eğitim Bakanımız Sn. Metin BOSTANCIOĞLU büyüğümüzle beraber olacağız.

Bu vesile ile 96.'sını kutladığımız Cumhuriyetimizin, bu günlerde, geleceğe büyük bir ümit, inanç ve gayretle yürümek azmi ve de kararlılığı dileğiyle. “Cumhuriyet Bayramı’nız kutlu olsun.” 

Hoşça kalın, sağlıcakla kalın...

 

AYDINER ARSLAN
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Tüm çocuklarımızın ‘Dünya Çocuk Hakları Günü’nü kutlarız!
Tüm çocuklarımızın ‘Dünya Çocuk Hakları Günü’nü kutlarız!
Dünya Prematüre Günü
Dünya Prematüre Günü