Reklamı Geç
Advert

KANAL İSTANBUL MİLLÎ PROJE Mİ?

“Kanal İstanbul, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başbakanlığı sırasında ‘çılgın proje’ olarak ortaya attığı ve şimdi bir toplumsal direniş ölçüsündeki itirazlara aldırış etmeksizin uygulamak istediği kişisel projesidir. Fakat bu Kanalı açarak Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi’nin tartışmaya açılmasına meydan vermemek gerekir. İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının 84 yıldan beri uygulanagelen hukukî rejimini korumakta yarar vardır.”

KANAL  İSTANBUL  MİLLÎ  PROJE Mİ?
KANAL  İSTANBUL  MİLLÎ  PROJE Mİ? Admin

Prof. Dr.  Hikmet Sami TÜRK

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın önceki gün (7 Ocak 2020) yaptığı bir konuşmada söylediği  “Kanal İstanbul, yerli otomobil gibi millî projedir.”  sözü1 ile ilgili olarak yaptığımız yorum:

“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başbakanlığı döneminde ‘çılgın proje’ olarak ortaya attığı Kanal İstanbul ya da –doğru Türkçe isim tamlamasıyla– İstanbul Kanalı Projesi, henüz kendisinin kişisel projesi niteliğindedir. ‘Millî’ olarak nitelenebilmesi için millete mal olması, milletçe benimsenmesi gerekir. Oysa  bu konuda toplumsal bir istem yoktur. Tersine, bir toplumsal direniş vardır. Kamuoyu yoklaması için düşüncesi sorulan yurttaşların çok büyük çoğunluğu, böyle bir kanalın gereksiz olduğu görüşünde birleşmektedir. Ama Cumhurbaşkanı, Projeyi uygulamakta kararlı görünmektedir.

 Dün (8 Ocak 2020) Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le birlikte vanasını açtığı Türk Akımı ise, Rus doğalgazını Karadeniz’in altından döşenen boru hatlarıyla Türkiye ve Avrupa ülkelerine ulaştıracak2; bu ve Kuzey Akımı gibi diğer yeni boru hatlarının devreye girmesiyle İstanbul Boğazından geçen tankerlerin sayısı azalacak; böylece İstanbul Kanalı için başlıca gerekçe olarak gösterilen deniz trafiğinin yoğunluğu büyük ölçüde azalacaktır.  

Öte yandan uzunluğu 45 kilometre, genişliği 120 metre olacak İstanbul Kanalı’nın açılması, farklı özelliklere sahip Karadeniz ve Marmara’yı birbirine  bağlayacağı için doğal dengeleri ve ekosistemi bozacak, Trakya’yı ikiye bölerek karayolları sistemini  birçok yerde kesintiye uğratacak, dolayısıyla birçok yeni köprü yapılmasını zorunlu kılacak; Kanal ve işletme için gerekli diğer tesisler ve köprülerin inşaat maliyeti, kanal güzergâhında bulunan arazilerin kamulaştırma bedelleriyle birlikte çok yüksek tutarlar ödenmesini gerektirecektir.

Konunun uluslararası hukuk bakımından önemli başka bir yönü de var. Bu, Boğazlar üzerinde Türkiye’nin tam egemenliğini kuran ve 84 yıldır yürürlükte olan Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi ile ilgili yönüdür. Eğer –Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bazı konuşmalarından anlaşıldığı kadarıyla– Montreux Sözleşmesi’nin İstanbul Kanalı hakkında uygulanmaması düşünülüyorsa; bu, Montreux Sözleşmesi’-nin kanal açarak dolaylı yoldan çiğnenmesi anlamına gelecektir. Sözleşme’yi  tartışmalı hâle getirecek olan budur.

Oysa Montreux Sözleşmesi, Karadeniz’de kıyısı bulunan devletler (bugün Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Moldova, Ukrayna, Rusya Federasyonu, Gürcistan) ile kıyısı bulunmayan devletler (örneğin ABD, Fransa, Almanya, İngiltere, İspanya, Portekiz Yunanistan, İran, Hindistan, Çin, Japonya vb) arasında çok duyarlı bir denge kurmuştur. Nitekim 18. maddesinin 1. fıkrası uyarınca Karadeniz’de kıyısı bulunmayan devletlerin barış zamanında bu denizde bulundurabilecekleri savaş gemilerinin toplam tonajı 30.000’i aşmayacak; eğer Karadeniz’in en güçlü donanmasının tonajı işbu Sözleşme’nin imzalandığı gün (20 Temmuz 1936) bu Denizdeki en güçlü donanmanın tonajını 10.000 aşarsa 30.000’lik toplam tonaj, 45.000’e kadar artırılacaktır. 18.  maddenin 2. fıkrası uyarınca Karadeniz’de kıyısı bulunmayan devletlerin savaş gemileri, hangi amaçla olursa olsun, bu Denizde 21 günden çok kalamayacaktır. Eğer İstanbul Kanalı bu sınırlamaları aşmak için inşa edilirse, Montreux Sözleşmesi’nin  konuya ilişkin hükümleri fiilen ilga edilmiş olur. 

Bu, Türkiye’ye hiçbir yarar sağlamayacak yanlış bir uygulama olur. Doğru olan, Montreux Sözleşmesi ile kurulan dengenin korunmasıdır. Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na 2 Ağustos 1914 günü Harbiye Nazırı (Savaş Bakanı) Enver Paşa’nın Rusya’ya karşı Almanya ile gizli bir antlaşma imzalamasından sonra   Alman savaş gemileri Goeben ve Breslau’nun (Türk donanmasındaki adlarıyla Yavuz ve Midilli’nin) 10 Ağustos 1914 günü Çanakkale Boğazını geçerek Marmara’ya girmeleri ve  29-30 Ekim 1914 günleri Türk Bayrağıyla Karadeniz’e açılarak  Odessa ve diğer Rus limanlarını bombalamalarıyla fiilen İttifak Devletleri arasında  savaşa girdiğini; izleyen günlerde İtilâf Devletleri olarak Rusya, İngiltere ve Fransa’nın karşı cephede yer aldıklarını unutmamak gerekir.

 II. Dünya Savaşı ertesinde 1946’da Stalin dönemi Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den Kars ve Ardahan’ın kendilerine verilmesini ve Türkiye’nin Montreux Sözleşmesine uymadığı iddiasıyla Boğazların ortak kontrolünü istediklerini, bu isteklerin daha sonra Kruşçev tarafından kaldırıldığını, bozulmuş olan Türkiye-Sovyetler Birliği ilişkilerinin ancak bundan sonra yeniden düzelmeye başladığını;  o arada Türkiye’nin bir güvenlik önlemi  ve savunma örgütü olarak 1952’de NATO’ya katıldığını  hatırlamak yerinde olacaktır.

Bu nedenlerle İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının 84 yıldan  beri uygulana-gelen hukukî rejimini korumakta yarar vardır. İstanbul Kanalı’nı açarak Montreux  Boğazlar Sözleşmesi’nin tartışmaya açılmasına meydan vermemek gerekir.”  

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500