Dursun Kırbaş
Kuzey Afrika’ da başlayan domino etkisi birer birer eski tip diktatörlüklerin yıkılması ile sonuçlandı. Daha çok bir aile hakimiyeti biçiminde egemenlik kurmuş olan bu diktatörler birer birer yıkıldı. Libyada Kaddafi 41 yıllık iktidarı sonucu kaçacak delik arıyor. Beşir Esad ailesinden devraldığı yönetimi, yeterince reformize edemediği için yolcu gibi gözüküyor.
Benzer bir olay 1990’ lı yıllarda SSCB’ nin yıkımı esnasında orta Avrupa’ daki “sosyalist” ülkelerde yaşandı.
Demek ki seçim yapmak, parlamento kurmak demokrasi demek değildir. Bu ülkelerde seçimler yapılmıyor muydu? Yapılıyordu. Ama yıllardır iktidar mensubu olmuş, yöneticinin onayını almış kişiler, iktidardaki partinin adayı olarak değişik seçim yöntemleriyle seçime katılıyor ve seçiliyorlardı. Demokrasinin tek formulü seçim değildi. Seçim olmazsa olmazıdır. Ama seçim olduğu için demokrasi olmuyor.
YEREL YÖNETİMLER
Demokrasinin temel şekillenişi yerel yönetimlerdir. Ne kadar yetkiler yerele kaymışsa, karar alış süreçlerine halkın katılımı sağlanmakta, şeffaflık artmakta demokrasi gelişmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti’ nin tek parti döneminde de belediye başkanlıkları vardı. Valiler aynı zamanda belediye başkanıydı. Buyurun cenaze namazına. Vali merkezi hükümetin emrinde. Belediye başkanı zaten vali.
Aşağıda yukarı demokrasinin geliştiği Avrupa ülkelerinde 10 yy.dan itibaren ticaretin ve sanayinin gelişmesi sonucu kentlerin gelişimi arttı. Feodalitenin baskısından kurtulan serfler, işçileşirken kentlerde kendi özgürlük alanlarını oluşturdular. Bu özgürlüklerin geliştiği ilk şehirler, bağımsız tüccarların ve sanayicilerin oluşturduğu şehirler olmuştur. Ortaçağ Avrupasın da kentlerin gelişim tarihi, aynı zamanda demokrasinin yükseliş tarihine tekabül eder. Feodal egemenlik alanı dışında bir varoluş arayan yeni gelişen ticaret ve sanayi burjuvazisi bu varoluşu kendi çıkarlarını serflerin ve işçilerin çıkarlarıyla kentte birleştirerek buldu. Bu şekilde kentlerde eşitlik temeline dayalı sosyal anlaşma ile yeni varoluş biçimi yaratıldı. Zaman zaman monarklar, şehirleri kontrol altına alsalar da, kentlerin bir özgürlük alanı olma geleneği hep olageldi. Bizdeki belediyeler, aşağıdan yukarıya oluşan demokratik devrimlerin ürünü olan yerel yönetimlere benzeseler de, benzerlikten öteye gidemezler. Tek parti döneminde vali-belediye başkanı birlikteliğini hatırlayalım.
Bizim gibi merkezi yanı güçlü devletlerde zurnanın zırt dediği yer merkez-yerel yönetim ilişkisindedir. Halen iktidar partisinden belediye başkanı olmanın sayılmaz avantajları olduğu ve hele bütçesi sınırlı olan yerlerde bunun daha fazla böyle olduğunu hatırlayacak olursak demokrasimizin sınıfta kaldığı apaçık.
Devlet yapımız böyleyken tek seçicinin genel başkan olduğu partilerin varlığı ile oluşan iktidarlarda, genel başkanın başbakanın tek yetkili olarak ses tonunun yükselmesi demokrasi ile bağdaşmaz. Hele azınlıkta olan fikirlerin korunması ve geliştirilmesi demokrasinin olmazsa olmazı demokratik olmanın önemli kriteri ise, bizim ülkemizde demokrasi sınıfta kalmıştır. Eski diktatörler giderler, demokrasi, halk iktidarı, halkın gücü diyen yeni diktatörler boy gösterirler ki bunu zamanında iktidar sahibi olan bazı yöneticilerimiz, ben odunu göstersem seçtiririm diyecek kadar ileri gitmişlerdir. Halkı demokrasiye alıştırmak demokrasiyi içselleştirmekle mümkündür.
Populüstçe, “siz her şeyi yapmaya muktedirsiniz” diyerek hatta”siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” söylemi ile dalkavukluğu zirveye çıkarmakla olmaz.
Demokrasinin aşağıdan yukarı doğru gelişmediği toplumlarda (yani demokrasisi özürlü gelişen) en önemli sorun, halkı demokratik düşünmeye alıştırmak. Demokrasiyi içselleştirmek, tartışma alışkanlığına sahip olmak, ötekini dinleme alışkanlığını geliştirmek gerekir. En önce de en yetkili kişiler bunu yapmalı. Kolektif bilgelik daima bir kişinin görüşünden daha güçlüdür. Bu nedenle, söz konusu olan sadece siyasi kurumlar sisteminin mükemmelleştirilmesinden ibaret değildir; konu bizzat insan düşüncesini biçimlendirme gereğidir (A. Barnett. Sovyetlerde Özgürlük. 1988. İletişim yay.). SSCB de demokrasi özürlüydü. Sorun temelde aynıydı. Ülkemizde de Jön Türk geleneği ve onu takip eden İttihat Terakki geleneği benzer tarzda yukarıdan aşağı organize hareketlerdi. CHP de Cumhuriyet’ in kurulmasından sonra bu kadrolarla devam etti. Sorun parti içinde de vardı, demokrasi içselleştirilemedi. Toplumda da bu olmadı. Ya da bunun olmasının şartları yoktu diyelim. Oysa günümüz demokrasilerinin geldiği noktada birey daha fazla özgürlük istiyor. Türkiye toplumu biraz arkadan gelsede de, çağımız iletişim araçlarının yaygınlığı ve ulaşılırlığı göz önüne alınırsa, su bu yöne akacak.
Şimdi 12 Eylül Anayasası (onun modifiye edilmiş şekli) ile idare edilen ülkemizde, partiler yasası tümüyle antidemokratik. Geleneklerimiz demokrasiyle pek uzlaşır gibi değil. Nasıl demokratik toplum olacağız? “İki kişiyi sallandır her şey düzelir” mantığının hakim olduğu bir ülkede halkı demokratik düşünmeye nasıl alıştıracağız, sorun burada.
Parti içinde her şey genel başkanın iki dudağı arasında iken, parti içi demokrasileri nasıl geliştireceğiz? Genel başkanın iki dudağı arasında oluşturulan iktidar yapılarının demokrasiyi içselleştirmesi için bir beklentimiz olabilir mi? İktidarın kenarına yapışan “küçük diktatörlerle” nasıl baş edeceğiz? Yeni diktatörler bu işleri sırf aile çevreleri ile götürmemektedir. Kendi çevrelerinde kendilerine biat eden küçük diktatörler yaratıyorlar. Demokrasiden nasibini almamış bu küçük diktatörler, patronları kendilerine nasıl davranıyorsa, kendi çevrelerine öyle davranıyorlar. Tabii ki bütün yaptıkları iş, ağa babaları tekelci kapitalizmin istekleri doğrultusunda. Örneğin “sağlıkta dönüşüme” bir bakalım. Tekelleşen sağlık patronları, uluslararası tekellerle ortaklıklarını gerçekleştirdiler. Dinci küçük sermaye AKP hükümetinin kuruluş yıllarında önemli teşvikler alarak (bedava arsa, vergi muafiyeti vb teşvikler) palazlandılar. Uluslararası sermaye için cazip bir alan oluşturdular. Bu süreçte sağlıkta dönüşüm için alt yapı hazırlandı. Hastalar, devlet ve özel hastaneler için para-puan haline getirildi. Aldığı hizmetin bilimsel yanını irdelemeyen halkımız bu değişimi oy olarak AKP’ ye iade etti. Sorun bu hizmeti sunacak olan hekimlerin tekelci sermayenin ucuz işgücü olmasına geldi dayandı. Bu uygulamaları anayasa mahkemesi geri çevirdi. Demokrasiden nasibini almamış küçük diktatörler bir gece baskını ile anayasa mahkemesinin iptal ettiği yasayı yeniden kanun hükmünde kararname ile meclisten kaçırarak çıkardılar. Bu süreçte hekim örgütlerinin fikri önemli değildi. En doğru düşünen bir kişi vardı. Çevresindeki dalkavukları, “siz en iyisini bilirsiniz haşmetmeap” diyorlardı. Bunu sadece burada bir örnek olarak verdim. Bu örneği bütün uygulamalarda görebilirsiniz. Hükümet-parti ilişkilerinde, partilerin iç ilişkilerinde, derneklerde, sendikalarda bu örneği çoğaltabiliriz. “Kolektif bilgelik daima bir kişinin görüşünden güçlüdür” diyen A. Barnett, “Tartışma alışkanlığına sahip olmak, ötekini dinleme alışkanlığını geliştirmek gerekir” der. “En önce de en yetkili kişiler bunu yapmalı” derken, biz neredeyiz diye geriye bakmadan edemiyorum…