Diplomalı anne babalar
GENÇ İŞADAMLARI ANITKABİR’DE
ZİHNİ ŞAHİN “BAFRA DEĞİŞİM VE GELİŞİM YAŞIYOR”
93. Yılı Coşkuyla Kutladırlar
Bu yazı 19 Şubat 2010, Cuma 11:38:20 tarihinde eklendi. 3267 kez okundu.
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

B A F R A ‘ D A Y A Z - Alptekin Ahıshalıoğlu

BİR önceki yazımızda Bafra’da kış mevsimini anlatmıştık.
B A F R A ‘ D A Y A Z

Bafra ‘ da  yaz  biz  çocuklar  için  mayıs  ayında  başlardı, mayıs  ayının  belki  ilk  haftasında  bütün  sınıfı  ayartıp  topluca  Bafra  Samsun  arasında sefer  yapan  kaptıkaçtıya  biner  İncesu ‘da  iner  denize   girerdik(bahsettiğim  yerde  şu  anda  Kızılay  kampı  ve  Omtel  otel  var ) bir  defasında  okul  idaresi  bir  arkadaşımızın  babasını  arıyor  şayet  oğlunuz  bu  gün  okula  gelmezse  devamsızlıktan  sınıfta  kalacak  dediklerinde   bu  rahmetli  amcamız  bizim  topluca  denize  gittiğimizi  öğreniyor  ve  eliyle  koymuş  gibi  bizleri  buluyor  ve  gelip  okuldan  kaçan  oğlunu  alıp  okula  götürüyor  .  Mayıs  ayında  has bahçedeki    top  sahasında  ( eski  adı  top  sahası  idi  sonradan  adı  değişti  stadyum  oldu )19 mayıs  bayramı  provalarından  sonra  topluca  köprübaşından  ırmağa  girerdik.

 Okullar  tatile girince  pek  çok  Bafra’lı  aile  gibi  bizim  ailede  Gümenuz’a  taşınırdı, biz  her  yıl  terzi  Salih  amcanın  evinin  üst  katında  kalırdık  , o  yıllarda  Gümenuz  halkı  yazın  bilhassa  tütün  işi  ile  uğraştığı  için  genelde  iki  katlı  olan  evlerinin  üst  katını  Bafra’lılara  kiraya  verirlerdi  (  çok  daha  eski  yıllarda  tekel   caddesinden  Aktekke  köyüne  kadar  olan  güzergahta  aşağı  yukarı  her  Bafra’lının  yazlık  evleri  vardı  ve  bu  yazlık  evlerin  bahçelerinde  kış  hazırlıkları  yapılırdı  ). O  yıllarda  Gümenuzda  elektrik  yoktu  akşam  olunca  gaz  lambaları  ve  lüks  denen  lambalar  yakılırdı, bataryalı  ve  kocaman  anteni  olan  radyomoz  ile de  dünya  ile irtibatmızı  sağlıyorduk, şehir  suyuda  yoktu  su  bahçedeki  kuyulardan  temin  edilirdi, bu  su  kuyularında  mutlaka  küçük  çay  balığı bulundurmak  adettendi, kayıklar  kürekle  veya  yelkenle  idare  edilirdi  motorlu  tekne  yoktu  ve  bu  kayıklar  tüm  sahil  boyunca  evlerin  önünde  felek  denen  ağaç  kızakların  üstüne  çekilirdi, o  kayıklar  denize  açılınca  biz  çocuklara  gün  doğardı, zira  bu  feleklerle  dalgalarla  sahile  siya  çekerdik ( şimdi  felek  kayboldu  yerini  sörf  aldı) .  Balıktan  dönen  kayıklar  ağlarındaki  balıkları  ayıklarken, bu  da   nereden  ağa  takılmış  deyip  tarak( ispari ) balıklarını  sahile  attıklarında  biz  çocuklar  bu  balıkları  buraya  atıp  sahili  kirletmeyin  diye  serzenişte  bulunurduk. 

Balık  tutmak  için  kayığı  denize  indiren  komşumuz  olan  ağabeylerimiz  (Necat  ve  Erkan  Arat, terzi  Necmi  Karabacak   ve daha pek  çoğu ) hadi  çocuklar  balığa  çıkıyoruz  sizde  geliyorsunuz  derler  ve  sahilden  biraz  uzaklaşınca  oltalarını  denize  atıp  balık  tutmaya  başlarlardı  ,  biz  çocukların  görevi  ise  elimizde  birer  küçük  teneke  kutu  ile  kara  sakızla  yapılan  kalafatla  su  alan  kayıkların  suyunu  boşaltmaktı  , yarım  saat içinde  balıklar  tutulur  sahile  dönerdik  ve  tutulan  balıklardan  biz  çocuklar da  hakkaniyetle  payımızı  alırdık , örneğin  balık  tutan  iki  ağabey  ve  biz  üç  çocuk  30  balık  tutuldu  ise kişi  başına  6 ‘şar  balıkla  eve  giderdik  ama  gene  mutat  dayağımızı  yerdik  , ya  sandal  devrilirse  korkusu  büyüklerimizi  tedirgin  ettiği için  bizler  dayağı  yiyorduk  ama  gene  de her  defasında  denize  açılıyorduk  , o  yıllarda  can  simidi  diye  bir  şey  olmadığı  için  balık  ağlarına  takılan  mantarlarları   belimize  takıp  can  yeleği  niyetine  kullanıyorduk  .  O  yıllarda  Gümenuzda  tüm  evlerin  anahtarları  dış  kapının  üzerinde  takılı  olurdu  , bu  şu  demekti   ; benim  komşularıma  kapım  her  zaman  açıktır ve   bütün  Gümenuz  halkı  büyük  bir  aile  gibi  idi  .  Aşağı  yukarı  sahilde  her  evin  önünde  ağaç  dallarından  ve  yapraklardan  yapılmış  adına  kelik  denen  gölgelikler  olurdu  genelde  bu  keliklerde  evin  yaşlıları  minderlere  uzanır  denizi  seyrederdi  ,  bu  keliklerin  önünde  geceleyin  lüks  lambası  ışığında  büyüklerimiz  bir  iki  kadeh  içki  faslından  sonra  denize  girerlerdi , gündüz  sahilde  sadece  çocuklar  ve  bayanlar  denize  girerler  kasabanın  erkekleri  ise  ailelerin  olduğu  yerlerden  geçmezlerdi  .  Meydandaki  asmalı  kahvenin  önüne  ellerinde  bakır  taslarla  gelen  çocuklar  kara  dut  satarlardı , hala  o  kara  dutun  tadı  damağımdadır  ,  şimdiki  limanın  olduğu  yer  eskiden  dut  ağaçları  ile  dolu  idi  ve  her  yaz  mutlaka  bir  gün  o  dutluğa  gidilir  ağaçların  altına  gerilen  çarşaflara  silkelenen  dutlarla  pekmez  kaynatılırdı , rahmetli  Dr .  Fevzi  (Birer ) ağabey  bu  dut  pekmezinin  şifa  olduğunu  ,  herkesin  yemesi  gerektiğini  söylerdi  . Gümenuz’ un  her  çeşit  balığının  yanında  eti  de  çok  lezzetlidir , o yıllarda  etler  kasaptan  alınır  ve  hemen  pişirilirdi  ,  bir de  sık  sık  Mehmet   dayının  fırınına  gider  açık  peynirli  pide  yaptırırdık  ama  her  defasında  bizim  götürdüğümüz   peynirli  pide  içine  Mehmet  dayı  mutlaka  bir  kaç  yumurta  ilave  ederdi   ,  bu arada  bir  ayrıntı  var  ki  çok  önemli  ;  Gümenuz ‘da  yapılan  peynirli  pideye  bizler  maydanoz  koyuyoruz   ,  aslında  dere  otu  koymak  gerektiğini  Necat  Arat  ağabey  söylüyor  ,  ben   denedim  harika  oluyor  ,  tavsiye  ederim  .  Bu  arada  ağustos  ayında    ve   çarşıdaki  caminin  yanındaki  kasabın    yaptığı   oğlak  kebabını n  nefasetini   başka  bir  yerde  bulmanız   pek  mümkün  değildir   ( oğlak  kebabı  hala  yapılıyor ) . Çocukluğumuzun   o  yaz  aylarında  buğday  harmanı  yapılırken  Gümenuz’ un  üst  tarafındaki  tepede  olan  Ayvaz  köyüne  gider dik  ve  döğene  binmek  bizim için  çok  keyifli  olurdu  .  Yazın  sonları  yaklaşırken  yağmurun  getirdiği  selden  ağaç  toplamak  için  tüm  halk  çay  kenarına  doluşurdu  ama  bir  defasında  gözümüzün  önünde  bir  genç  adam   boğuldu  ,  o  olayı  hala  konuşuruz .  Sahilden  toplanan  ve  adına  kargalak  denen  ağaç  dallarının  parçacıkları  ile  ya da  yukarı  köylerden  eşek  sırtında  çuvallarla  gelen  odun  kömürleri  ile  maltızda  pişirilen  yemeklerin  tadını  unutmak  mümkün  değildir  . 

Yaz  bitiminde  otobüsle  Bafra ‘ya  dönüş  yolculuğu  başlardı  ,  bir  defasında  daha  sonraki  yıllarda  orta  okulda  İngilizce  öğretmenimiz  olan  Ayhan (Kefeli )  ablamızın  siyah  köpeğini  bir  araba  ezdiği  için  Bafra ‘ya  kadar  göz  yaşı  döktüğünü  hiç  unutamam  .  Bafra ‘ ya  geldiğimizde  yaz  tam  bitmemiş  olduğu  için  mutlaka  bir  Pazar  günü  evdeki  tüm  kilimler  at  arabasına  doldurulur   önce  Haciccoların (Hacı aşçı  oğullarının )  çiftliğine  kuzu  yemeye  ,  daha  sonra  ise  Aktekke  köyünün  alt  tarafındaki  çeşmeye ( eskiden  bu  çeşmeye  Bafra’lılar  kurna  derdi ) gidilir  gürül  gürül  akan  bu  çeşmede  kilimler  yıkanırdı  .  Bizim  yazlık  çocukluk  kıyafetlerimizden  hiç  bahsetmedik  ; annelerimizin  diktiği 
genelde  beyaz  poplin  gömlek  , alta  askılı  kısa  keten  pantolon  ve  ayağımızda  sandalet ayakkabı ( bu  ayakkabılara  şaplı  ayakkabı denirdi  , ayakkabının  tabanı  sıkıştırılmış  mukavvaya  benzerdi  ,  şayet  sudan  korunursa  çok  da  dayanırdı  )  kafamızda  hasır  şapka  ve  bayram  harçlıklarımızla  sergici  Mustafa (bedestan 3 ‘ncü aralığın  girişinde  seyyar  bir  araba  ile  ekmeğini  kazanırdı ) dayıdan  aldığımız  çocuk  güneş  gözlüğü  ile  kıyafeti  tamamlardık .

Bu  yazıya  devam  edersem  gazetenin  tamamını  doldurabilirim  ,  o  yüzden  sürç ‘i  lisan  etti  isek  affola  diyorum  .  Nice  baharlarda  , nice  yazlarda  beraber  olabilmek  dileğiyle  tüm  hemşerilerimi  sevgi  ile  selamlıyorum .

Yazdır Paylaş
Diğer Alptekin Ahıshalıoğlu Yazıları
BAFRA'MIZIN EN BÜYÜK SORUNU NEDİR
SU
YOL
OTO PARK
İŞSİZLİK
KALDIRIM İŞGALİ
ÇEVRE DÜZENLEMESİ
GaziSOFT Php Profesyonel Haber Yazılımı