BİR önceki yazımızda Bafra’da kış mevsimini anlatmıştık.
Bafra ‘ da yaz biz çocuklar için mayıs ayında başlardı, mayıs ayının belki ilk haftasında bütün sınıfı ayartıp topluca Bafra Samsun arasında sefer yapan kaptıkaçtıya biner İncesu ‘da iner denize girerdik(bahsettiğim yerde şu anda Kızılay kampı ve Omtel otel var ) bir defasında okul idaresi bir arkadaşımızın babasını arıyor şayet oğlunuz bu gün okula gelmezse devamsızlıktan sınıfta kalacak dediklerinde bu rahmetli amcamız bizim topluca denize gittiğimizi öğreniyor ve eliyle koymuş gibi bizleri buluyor ve gelip okuldan kaçan oğlunu alıp okula götürüyor . Mayıs ayında has bahçedeki top sahasında ( eski adı top sahası idi sonradan adı değişti stadyum oldu )19 mayıs bayramı provalarından sonra topluca köprübaşından ırmağa girerdik.
Okullar tatile girince pek çok Bafra’lı aile gibi bizim ailede Gümenuz’a taşınırdı, biz her yıl terzi Salih amcanın evinin üst katında kalırdık , o yıllarda Gümenuz halkı yazın bilhassa tütün işi ile uğraştığı için genelde iki katlı olan evlerinin üst katını Bafra’lılara kiraya verirlerdi ( çok daha eski yıllarda tekel caddesinden Aktekke köyüne kadar olan güzergahta aşağı yukarı her Bafra’lının yazlık evleri vardı ve bu yazlık evlerin bahçelerinde kış hazırlıkları yapılırdı ). O yıllarda Gümenuzda elektrik yoktu akşam olunca gaz lambaları ve lüks denen lambalar yakılırdı, bataryalı ve kocaman anteni olan radyomoz ile de dünya ile irtibatmızı sağlıyorduk, şehir suyuda yoktu su bahçedeki kuyulardan temin edilirdi, bu su kuyularında mutlaka küçük çay balığı bulundurmak adettendi, kayıklar kürekle veya yelkenle idare edilirdi motorlu tekne yoktu ve bu kayıklar tüm sahil boyunca evlerin önünde felek denen ağaç kızakların üstüne çekilirdi, o kayıklar denize açılınca biz çocuklara gün doğardı, zira bu feleklerle dalgalarla sahile siya çekerdik ( şimdi felek kayboldu yerini sörf aldı) . Balıktan dönen kayıklar ağlarındaki balıkları ayıklarken, bu da nereden ağa takılmış deyip tarak( ispari ) balıklarını sahile attıklarında biz çocuklar bu balıkları buraya atıp sahili kirletmeyin diye serzenişte bulunurduk.
Balık tutmak için kayığı denize indiren komşumuz olan ağabeylerimiz (Necat ve Erkan Arat, terzi Necmi Karabacak ve daha pek çoğu ) hadi çocuklar balığa çıkıyoruz sizde geliyorsunuz derler ve sahilden biraz uzaklaşınca oltalarını denize atıp balık tutmaya başlarlardı , biz çocukların görevi ise elimizde birer küçük teneke kutu ile kara sakızla yapılan kalafatla su alan kayıkların suyunu boşaltmaktı , yarım saat içinde balıklar tutulur sahile dönerdik ve tutulan balıklardan biz çocuklar da hakkaniyetle payımızı alırdık , örneğin balık tutan iki ağabey ve biz üç çocuk 30 balık tutuldu ise kişi başına 6 ‘şar balıkla eve giderdik ama gene mutat dayağımızı yerdik , ya sandal devrilirse korkusu büyüklerimizi tedirgin ettiği için bizler dayağı yiyorduk ama gene de her defasında denize açılıyorduk , o yıllarda can simidi diye bir şey olmadığı için balık ağlarına takılan mantarlarları belimize takıp can yeleği niyetine kullanıyorduk . O yıllarda Gümenuzda tüm evlerin anahtarları dış kapının üzerinde takılı olurdu , bu şu demekti ; benim komşularıma kapım her zaman açıktır ve bütün Gümenuz halkı büyük bir aile gibi idi . Aşağı yukarı sahilde her evin önünde ağaç dallarından ve yapraklardan yapılmış adına kelik denen gölgelikler olurdu genelde bu keliklerde evin yaşlıları minderlere uzanır denizi seyrederdi , bu keliklerin önünde geceleyin lüks lambası ışığında büyüklerimiz bir iki kadeh içki faslından sonra denize girerlerdi , gündüz sahilde sadece çocuklar ve bayanlar denize girerler kasabanın erkekleri ise ailelerin olduğu yerlerden geçmezlerdi . Meydandaki asmalı kahvenin önüne ellerinde bakır taslarla gelen çocuklar kara dut satarlardı , hala o kara dutun tadı damağımdadır , şimdiki limanın olduğu yer eskiden dut ağaçları ile dolu idi ve her yaz mutlaka bir gün o dutluğa gidilir ağaçların altına gerilen çarşaflara silkelenen dutlarla pekmez kaynatılırdı , rahmetli Dr . Fevzi (Birer ) ağabey bu dut pekmezinin şifa olduğunu , herkesin yemesi gerektiğini söylerdi . Gümenuz’ un her çeşit balığının yanında eti de çok lezzetlidir , o yıllarda etler kasaptan alınır ve hemen pişirilirdi , bir de sık sık Mehmet dayının fırınına gider açık peynirli pide yaptırırdık ama her defasında bizim götürdüğümüz peynirli pide içine Mehmet dayı mutlaka bir kaç yumurta ilave ederdi , bu arada bir ayrıntı var ki çok önemli ; Gümenuz ‘da yapılan peynirli pideye bizler maydanoz koyuyoruz , aslında dere otu koymak gerektiğini Necat Arat ağabey söylüyor , ben denedim harika oluyor , tavsiye ederim . Bu arada ağustos ayında ve çarşıdaki caminin yanındaki kasabın yaptığı oğlak kebabını n nefasetini başka bir yerde bulmanız pek mümkün değildir ( oğlak kebabı hala yapılıyor ) . Çocukluğumuzun o yaz aylarında buğday harmanı yapılırken Gümenuz’ un üst tarafındaki tepede olan Ayvaz köyüne gider dik ve döğene binmek bizim için çok keyifli olurdu . Yazın sonları yaklaşırken yağmurun getirdiği selden ağaç toplamak için tüm halk çay kenarına doluşurdu ama bir defasında gözümüzün önünde bir genç adam boğuldu , o olayı hala konuşuruz . Sahilden toplanan ve adına kargalak denen ağaç dallarının parçacıkları ile ya da yukarı köylerden eşek sırtında çuvallarla gelen odun kömürleri ile maltızda pişirilen yemeklerin tadını unutmak mümkün değildir .
Yaz bitiminde otobüsle Bafra ‘ya dönüş yolculuğu başlardı , bir defasında daha sonraki yıllarda orta okulda İngilizce öğretmenimiz olan Ayhan (Kefeli ) ablamızın siyah köpeğini bir araba ezdiği için Bafra ‘ya kadar göz yaşı döktüğünü hiç unutamam . Bafra ‘ ya geldiğimizde yaz tam bitmemiş olduğu için mutlaka bir Pazar günü evdeki tüm kilimler at arabasına doldurulur önce Haciccoların (Hacı aşçı oğullarının ) çiftliğine kuzu yemeye , daha sonra ise Aktekke köyünün alt tarafındaki çeşmeye ( eskiden bu çeşmeye Bafra’lılar kurna derdi ) gidilir gürül gürül akan bu çeşmede kilimler yıkanırdı . Bizim yazlık çocukluk kıyafetlerimizden hiç bahsetmedik ; annelerimizin diktiği
genelde beyaz poplin gömlek , alta askılı kısa keten pantolon ve ayağımızda sandalet ayakkabı ( bu ayakkabılara şaplı ayakkabı denirdi , ayakkabının tabanı sıkıştırılmış mukavvaya benzerdi , şayet sudan korunursa çok da dayanırdı ) kafamızda hasır şapka ve bayram harçlıklarımızla sergici Mustafa (bedestan 3 ‘ncü aralığın girişinde seyyar bir araba ile ekmeğini kazanırdı ) dayıdan aldığımız çocuk güneş gözlüğü ile kıyafeti tamamlardık .
Bu yazıya devam edersem gazetenin tamamını doldurabilirim , o yüzden sürç ‘i lisan etti isek affola diyorum . Nice baharlarda , nice yazlarda beraber olabilmek dileğiyle tüm hemşerilerimi sevgi ile selamlıyorum .