Bafra Tekel Caddesi’nde, şimdiki İş Bankası’nın yanındaki köşe, vaktinde Millet Kahvehanesi idi.
Bafra Tekel Caddesi’nde, şimdiki İş Bankası’nın yanındaki köşe, vaktinde Millet Kahvehanesi idi. Babam bu kahveyi 1960 yılında yıktırıp, alt katını pasaj, üst katlarını da tütün deposu olarak inşa ettirmişti. Ayrıca evimizin ön tarafında hayli büyük iki katlı bir depomuz daha vardı. Babam bu iki depoyu da Tekel’e kiraya verirdi.
1960 yılı, tütün tüccarlarının çok parlak geçirdiği bir yıldı. Birkaç yıl öncesine kadar kıt kanaat geçinen bir tüccar birden parlamış, emrine özel arabalar, özel şoförler amade olmuştu. Arabası İş Bankası’nın önüne yanaşır, bagajından bavullarla para taşındığını görürdük. Zira o yıllarda çek diye bir şey olmadığı için işlemler nakit para üzerinden yapılırdı. Yeni kuşaklar yadırgayabilirler, ama ATM kartını ve bankamatik denen icadı ilk olarak 1980 yılında Fransa’da gördüğümde gözlerime inanamamıştım.
Ne diyorduk, yeni zengin tütün tüccarımızın bankaya bavullarla bagaj dolusu para taşıdığını gördükçe, “Keşke biz de bu işi yapsak” diye geçirmeye başladım ve bir gün babama bu fikrimi açtım. Rahmetli babam, “Nereden çıktı bu tütün işi?” diye sorunca cevabım zaten hazırdı: “Baba, filancayı görmüyor musun? Üç yıl içinde ne kadar zengin oldu. En iyi tütün yapan köyler senin müşterilerin. Kiraya verdiğin depolar da var. Biz de ailece bu işi yapalım” dedim.
Babam bir müddet durdu düşündü, sonra, “Eczaneye git, ağabeyin bu akşam saat tam 8’de evde olsun, babam önemli bir şey konuşacakmış dersin” diye talimat verdi. Hemen gidip mesajı ilettim ve dükkâna döndüm. “Şimdi de kuyumcu olan ağabeyine ayni mesajı ilet” dedi. BU talimatını da yerine getirdim.
Akşam olunca babam dört oğlunu karşısına alıp söze başladı: “Bugün en küçük kardeşiniz, ‘biz de ailece tütün tüccarlığı yapalım’ dedi… Siz ne dersiniz?” En büyüğümüz cevap verdi: “Baba, sen bilirsin… Yapalım dersen yaparız.” Babam, bu cevap üzerine birden celallendi: “Benden size baba vasiyeti, bırakın tütün tüccarlığını, sigara bile alıp satarsanız size babalık hakkımı helal etmem, rûz-ü mahşerde iki elim yakanızda olur!” deyip anlatmaya başladı…
“Siz bu tütün tüccarlığını ne sanıyorsunuz? Büyük bir çoğunluğunun üç kağıtçı olduğunu, zavallı köylünün nasıl kandırıldığını anlatayım, siz de kulağınızı açıp can kulağı ile dinleyin!..” diye söze başladı:
“Tütünü üreten köylü, 14 ay emek edip piyasa açılışında tütününü tüccarın deposuna sevinçle getirir. Kaç kilo getirdi, kilosunu kaça verdi, bu hayati bilgilerden haberi yoktur, zira okur yazar değildir. Tütünü alan tüccar o gün kendisine 100-150 lira kadar bir para verir o da sevinçle çarşıdan gaz, tuz, şeker, birkaç metre pazen, basma bir de çocuklarına ipe dizili halkalı şeker alıp sevinçle köyüne yollanır. Fakat aldığı para bir müddet sonra tükenir. Boynuna astığı torbasında bir parça kuru ekmekle gün ışımadan yola revan olur. Pek çoğunun ayağında çarık bile yoktur, yalınayak Bafra'ya gelir ve tüccarın yazıhanesinin önünde beklemeye başlarlar. Oysa tütün tüccarı beyimiz gece geç vakte kadar şehir kulübünde kumarını oynamış, rakısını içmiş, yorgun düşmüştür. Ancak öğleye doğru yazıhanesine gelir, kapının önünde bekleşen köylülere, ‘Ne o lan?! Neye geldiniz sabah sabah?’ diye güzelce bir çıkışır. Zavallı köylü, ‘Çorbacı! Para almaya geldik. Hastamız var, veya evde gaz, tuz kalmadı” gibi sözlerle meramını anlatmaya çalışırken tüccar beyimiz birden celallenir ve ‘Ulan biz burada para mı basıyoruz? Sizden aldığımız tütün daha depolarda bekliyor’ diye fukarayı bir güzel haşlar, sonra da guya lutufta bulunur gibi, ‘Kaç para lâzım sana?’ diye sorar. Zavallı köylü ezile büzüle, ‘Hiç yoktan bir 50 lira olsa… ‘ diyecek olsa, ‘Ohooo?! Nerede o kadar para?’ deyip yardımcısına döner ve ‘Verin şunlara 20'şer lira da gitsinler’ deyip, arkasını döndüğü gibi yazıhanesine girer.
Babam bunları anlatırken hiç yadırgamadım, çünkü anlattıklarının pek çoğuna ben de şahit olmuştum. Hele bir gün Tekel Caddesi’nden pazara giderken bir tütün tüccarı elindeki sigara paketinin arkasına bir şeyler çiziktirip köylüye aynen şunları söylediğini kulaklarımla işitmiştim: “Bak yavrum, aha hesap: Bak, eyi bak… Üç kere beş yimbeş, beş daha, etti mi kırkbeş?..”
Yarım asır önce duyduğum bu lâfı hiç unutamadım. Bu işleri tüccar yapıyor da Tekel yapmıyor muydu? Hem de âlâsını yapıyordu. Bakın nasıl?
Zamanın birinde bir siyasi partiye üye olmuştum. Bir zaman sonra Tekel’de memur olan bir ağabey dükkânıma gelip, “Çorbacı, sen kaç tane tütün koçanı istiyorsun?” diye sorduğunda çok şaşırdım ve “Ağabey, senin bir yanlışın var. Benim ne tütün tarlam var, ne de tütünle ilgili bir işim… Ne yapacağım koçanı?” diye cevap verdim. Şimdi sıkı durun ve şu söylenene bakın: “Beni partiden gönderdiler. Koçan alma işi adettir. Bu koçanla Ziraat Bankası’na gidersin, çok düşük faizle kredi alırsın. Bunu herkes yapar. Sen şimdi kaç tane istiyorsun, bana onu söyle”. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Gözümün önüne zavallı tütün köylüsünün çıplak ayakları, güneşten yanmış yüzleri, yol yol yarılmış elleri, elbise bile denemeyecek çul-çaput şeklindeki giysileri gelmişti. “Ağabey, seni yanlış yere göndermişler. Seni gönderenlere benim selamımı söyle, bir daha bana böyle bir densizlik yapmasınlar” dedim. Adamcağız da şaşırdı ve kös kös dönüp gitti.
Dönelim babamın bize o akşam anlattıklarına… Babam o akşam bize, zavallı köylünün alın terini ve emeğini sömürenlerin sonunun hiçbir zaman iyi olmadığını anlattı. Bafra’nın tarihinde pek çok iflas olayı yaşandığını, “batmasa filan kişi batmazdı” diye arka arkaya örnekleyerek birçok isim sıraladı. Dürüst çalışan tüccarları da tek tek saydı, ama eklemeyi de ihmal etmedi: “İleride görürsünüz, bu adamlar da hep perişan olacaklar!” Şaşılacak şey, dediği gibi de oldu! 1962 yılındaki hükümetin tütün politikası neticesinde bırakın kötü niyetli tüccarları, iyileri de bu politikanın kurbanı olup piyasadan çekildiler.
Bafra’nın ekonomisi, geçmişte tütünden ötürü altın çağlar yaşamıştı. Bir gün bedestendeki kuyumcu dükkânıma ziyaret maksadıyla, babamın has arkadaşlarından biri olan Gökçeağaç köyünden Kocabaşın İsmail Amca gelmişti. Kendisine sordum: “Amca, siz tütünü kaça satıyordunuz ki Bafra bu kadar zenginlik ve refah içinde idi?” Soruma cevaben, “1 batman (8 kilo) tütünü, 1 kırmızı altın liraya satıyorduk” cevabını verdi. Yani bugünün değer ölçüleriyle hesaplarsak, 1 kilo tütün 55 liraya satılıyormuş. Tütün bugün aynı paraya satılsa, Bafra eskisi kadar değilse de oldukça ciddi bir zenginliğe kavuşur.
Bir zamanların en zengin ilçesi olan Bafra, bu zenginliği ile bütün ülkenin imrendiği bir ilçe olarak hep gündemde kalmış. Bafra’nın altın dönemlerinde İstanbul'un eğlence mekânlarına giden büyüklerimiz, Bafralı olduklarını söylediklerinde hep izzet ikram görmüşler işyeri sahipleri birbirlerine “Benim Bafralı müşterilerim var” diyerek böbürlenmişler.
Keşke Bafra’mızın eski halini koruyabilseydik. Eski evlerimizi, binalarımızı muhafaza edebilseydik… Bugün ülkemizin en gözde turizm merkezlerinden biri olur, gene eski zenginliğimizi, şehir kültürümüzü koruyabilirdik diye düşünüp vahsınıyorum.
Sürçü lisan ettikse affola diyor ve bu vesileyle yeni yılınızı en içten dileklerimle kutluyorum. Sağlıcakla kalın.
Alptekin Ahıshalıoğlu