Diplomalı anne babalar
GENÇ İŞADAMLARI ANITKABİR’DE
ZİHNİ ŞAHİN “BAFRA DEĞİŞİM VE GELİŞİM YAŞIYOR”
93. Yılı Coşkuyla Kutladırlar
BAFRA\'NIN TARİHİ | Bafra Haber Gazetesi Bafranın Sesi
  Bafra'nın Tarihi 1. BAFRA'NIN İLK İNSANLARI Yapılan araştırmalara göre, bugünkü Bafra hudutları dahiline Türklerin ilk yerleşmesi Milâttan önce 4000 yıllarında Orta-Asya göçleri neticesinde olmuştur. Bunlardan GASGALAR'in ilçenin en eski halkı olduğu tahmin edilmektedir. Samsun'un Sosyal Meskenler Sitesi ile mert Irmağı arasında kalan Öksürük Tepe ve söğütlü Bahçe kazılarında bulunan tarihi eşyalar bu iddiayı doğrulamaktadır. Elde edilen bilgilere göre GASGALAR'in, Orta Karadeniz bölgesinde Kızılırmak ile Yeşilırmak deltaları arasında kalan sahil şeridine yerleştikleri belirlenmiştir. Güçlü Eti (Hitit) İmparatorluğu'nun kurulmasına kadar yaşantılarını ve varlıklarını idâme ettiren GASGALAR, bu imparatorluğu meşhur krallarından l. Murşil zamanında AMİSUS (Samsun) ve çevresi baskı altına alınınca, sinmişlerdir. Bundan sonra bazı kaynaklarda GASGALAR'ı Kızılırmağın batısında ve Karadeniz'e yakın sahillerde yeralan bir il olarak görmeliyiz 2.ETİLER DEVRİ Orta Karadeniz bölgesinde yapılan arkeolojik kazılar, buralarda M.Ö. 3000, 2000 ve 1000 yıllarında bir hayli sık yerleşmelerin varlığını göstermiş ve bu bölgenin Orta Anadolu ile yalnız ESKİ TUNÇ çağında değil, aynı zamanda Hitit, özellikle ESKİ HİTİT devrindeki ilişkileriyle ilgili de şahitlik eden belgeler bulunmuştur. Etiler (HİTİTLER) Anadolu'ya gelip, Kızılırmağın geniş kıvrımı içine yerleştikten sonra, HATTUŞAŞ'ı kendilerine başkent yapmışlardır. Daha sonra yerleştikleri yerlerde büyük medeniyetler kuran Htitler bu merkezleri birbirine bağlamak için büyük ve düzgün yollar ile yollar üzerinde birtakım kaleler, istihkamlar inşa etmişlerdir. Bu yolların en büyüğü Orta Anadolu'yu Samsun'a bağlayan yoldur. Ana yol Kavak ilçesinden itibaren bu günkü asfalt şasenin geçtiği tabii vadiyi izlemiştir. Bunun en açık delili söz konusu vadinin her iki yakasında belirli uzaklıklarla sıralanan höyük veya yamaç yerleşmeleridir. Gene ilgiler tarafından yapılan araştırmalar sonucu söz konusu yerlerin güney-kuzey bağlantısını sağlayan tâli bir yolun da, Havza-Ilıca-Demiryurt-Çakıralan ve Kapıkaya üzerinde Kızılırmak vadisine girerken BAFRA'ya ulaştığı tespit edilmiştir. Daha engebeli ve dağlık bir kesimden geçen ve esas yol herhangi bir sebeple kapatıldığı vakit kullanıldığı anlaşılan bu ikinci yolun yakınından da aynı surette M.Ö. 3000, 2000 ve 1000 yıllarına ait hüyük ve yamaç yerleşmeleri yer almaktadır. Eti (Hitit)'lerin siyaasi kudret kurması tedrici olmuştur . Kuşşar (yahut Kussar ) şehrinin kralı ANİTAS, kazılar sonucu bulunan (Antias levhası) isimli vesikada bir çok şehir devletini nasıl ele geçirdiğini anlatır. Diğer taraftan babası PİÇANAS da, Kızılırmağın kuzeyinde bulunan ZALPA, NESA ve ETİ (HATTİ) şehirlerini fethederek genişletirler. Eti krallığının asıl kurucusu ise LABARNAS sayılmaktadır. Labarnas, yaptığı savaşlarla ve kazandığı zaferlerle köklü bir devlet kurmuştu. Oğullarını da ZALPA, HASSUVA ve HALPUWA şehırlerinden kendine tâbi kral veya vali sıfatıyla vazifelendirmişti. Bizim bu kitapta üzerinde duracağımız husus, ilgili nokta; Havza-Ilıca-Demiryurt-Çakıralan ve Kapıkaya üzerinden Kızılırmak vadisine girerek Bafra'nın sahil kısımlarına kadar ulaşan Hitit yolu ile bu yol üzerinde kurulan yerleşme merkezleri ve belki de bu merkezlerin en büyüğü meşhur ZALPUWA (ZALPA) şehridir. Hitit Medeniyeti ve tarihi niş ortaya çıkarmak için 18. Ve 19. Yüzyılda yapılan çalışmalar, Berlin Asuriyatçısı HUGO WİNKLER'in 1907'de Boğazköy'de yaptığı sistematik araştırmalar ile büyük gelişme kaydetmiştir. WİNKLER bu kazı ile bir takım arkeolojik bulgu parçaların yanında bilhassa birçok tabletin bulunduğu bir mahzen keşfetmiştir.Önce burayı ARZAVALAR'in merkezi sanan Berlin Asuriyatçısı, ASUR diliyle yazılmış levhaları okuyunca buranın ETİLER'İN merkezi olduğunu anlamıştır. 1917 yılında Kayseri'nin Kuzey-Doğusunda PRAG'lı FR. HROZNY tarafından KÜLTEPE yakınlarında yapılan hafriyatlar sonucu ise yeni bir şehir ortaya çıkarıldı. Bu, ASUR birliğine bağlı KAPADOKYA eyaletinin merkezi KANEŞ idi. Burada da bulunan ÇİVİ YAZISI'yla yazılı tabletler Eti tarihini çok geri zamanlara götürdü ve tabletlerin incelenip, okunması sonucu ETİLER'in Milattân önce 2000 yıllarına kadar olan tarihinin büyük kısmı aydınlığa kavuşturulmuş oldu. Bilâhare ilgili yerlerde yapılan düzenli kazılar, Etiler'e (Hititler) M.Ö. 3000 hatta 40000 yıllarına ait bilgilerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu arada Kültepe tabletlerinde ve 1971 döneminde Boğazköy'de bulunan ESKİ HİTİT (ER-HİTİT) devrine ait çivi yazılı bir lejander metinde; hem deniz kıyısında, hem de MARASANTİYA-KIZILIRMAK kenarında yer aldığı anlaşılan ZALPUWA-(ZALPA) şehrinden bahsedilmektedir. Bunu H.OTTEN aynı sene yani 1971'de Paris'te toplanan Milletlerarası XIX. Assirioloji Kongresinde açıklamış ve bu şehrin BAFRA ilçesinin 7 kilometre kuzey-batısında bulunan İKİZDEPE mevkiinde olabileceği büyük ağırlık kazanmıştır. İlmi ağırlığı olan böyle bir iddi'a üzerine İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Ön-Asya dilleri ve kültürleri kürsüsü öğretim üyesi Prof.Dr.Uluğ BAHADIR ALKIM başkanlığındaki bir araştırma kurulu 1971, 1972, 1973 ve 1975 dönemlerinde topraküstü incelemeleri geliştirerek, Samsun'un özellikle bafra ve çevresinde bilinenlerden başka 54 yerleşme yerini tespit etmiştir. Prof.Dr.Uluğ Bahadır ALKIM başkanlığındaki heyetin çalışmaları bilâhare ZALPA kentinin bulunduğu tahmin edilen İKİZTEPE köyüne kaydırıldı. Ve 1974 yılında ilk çalışmalara başlandı. Kazı alanı, köyün kuzeyinde olup, dört tabii tepe üzerinde oluşan bir hüyük yerleşmesinşi içine almaktadır. Bu dört tepe; İkiztepe-I, İkiztepe-II, İkiztepe-III,İkiztepe-IV diye isimlendirilmiştir.İkiztepe-I'nin bügünkü ova düzeyınden yükşeklığı 29.42, İkiztepe-II'inki ise 22.54 metredir. İkiztepe-I'deki çalışmalar:Kuvvetlı bir erozyondan fazlası ile etkilenmiş ve uzun yıllar sürülen çiftler sırasında toprak kaybına uğramış bu hüyüğün ilk kültür katında (Kat-I) Milâttan önce iki bin yıllarına ait kalabalık bir yerleşmenın varlığı anlaşılmıştır.Nitekim grid karelerinin birinde söz konusu çağı temsil eden altı mimarlık evresine rastlanmış,1976 dönemınde ise Tepenın hemen doğu kesiminde kazılan genış bir alanda da aynı devrin ilk üç evresi meydana çıkarılmıştır. Bulunan dikeç deliklerinde, yassı Temel taşlarından; yangın sonucunda komurlenmış hatıl parçalarından ve ıri pise (sıva ) kalıntılarından ahşap mimarlılığın uygulandığı tespit edilmiştir. Bu da İkiztepe'nin o zamanlar sık ormanlık bir bölgede yer aldığını göstermektedir. İkiztepe-I'in "1. Kültür Katı'nın altı evresinde de meydana çıkan keramiğin büyük çoğunluğu ER-HİTİT, yani HİTİTLERDEN ÖNCEKİ çağa aittir.Bu keramik çarkta yapılmıştır,mineral katkılıdır , genellikle kırmızı ve kırmızımtrak kahve rengidir .Bazıları iyi perdehlanmış ve özenle yapılmıştır. Ancak pek azının hamuru bitki ve deniz hayvanı kabuğu katkılıdır. Bunlardan nümune gösterecek olursak; kaidesi iple kesilerek çarktan çıkarılmış kadeh ile koni biçiminde incecik bedenli ve çok sivri dipli kadehlere yer verilebilir. Gene İkiztepe-I'de ve söz konusu çağa ait;dudağı dışa dönük kase,tipik çaydanlıklar,gaga ağızlı testicik, geniş gaga ağızlı testicik, maşraba,gaga ağızlı ufak pitos bulunmuştur.Aynı alanın içinde ORTA-BRONZ-I çağının tipik misalleri olan bronz mızrak uçları, bir hançer,bronzdan,sırt sırta dayalı ikişer spiralden oluşan süs eşyası, üzeri altın kaplamalı başlı iğne parçası ve 52 bronz eser de ayrıca bulunan kıymetli eşyalardır. Tıpkı İkiztepe-1'deki gibi kuvvetli bir erezyondan ve çift sürme sonucu önemli toprak kaybından etkilenen İkiztepe-II'nin tepe kesimindeki kazı çalışmaları sonucu bu günkü toprak düzeyinin 25-30 cm. altında yanmış Pise kalıntılarından oluşan molozun içinde ESKİ TUNÇ-III ve ESKİ-TUNÇ-II'ye ait keramik parçalarına rastlanmıştır. İkiztepe-I'deki 6 mimarlık döneminin izlerini buradada rastlanmış ve 1976 yılında yapılan çalışmalarda bunların varlığı ispatlanmıştır. İnşa tekniği ahşaptır. Bulunan kalıntılara göre şu şekilde bir inşa sistemi uygulandığı anlaşılmıştır: "Düzleştirilmiş toprak zemin üzerine belirli aralıklara yassıca taşlar düzülmekte,bunların üstüne yatay ağaç hatıllar konulmakta,bu yatay hatıllar birbirine, istenilen mekanın plânına göre, tutturulmakta, dikey hatıllarla ayrıca ayrıca çatkılanmakta,gerektiğinde toprağa çakılan ağaç dikeçlerle takviye edilmekte, araları dallarla örülmekte ve her iki taraftan üzerlerine kalın çamur sıva (Pise) vurulmakta idi." Bu kısımda yapılan çalışmalarda da ESKİ TUNÇ-I ile ESKİ TUNÇ-II'ye aüt kaplar bulunmuştur. Bilhassa çok sayıda; üstü yumrulu veya abanmış hayvan biçimindeki kulplar elde edilmiştir. İkiztepe-I ile II arasında yapılan kazıda da ESKİ TUNÇ ÇAĞI'na ait eserler bulunmuştur. Bunlardan birincisi; pişmiş topraktan yapılmış; kollarını her iki yanda göbek ile göğüsler arasında kaburganın üzerinde parmaklarını açık olarak tutan bir idol parçasıdır. Diğeri ise, her iki kulağında dörder tane küpe deliği olan,ayakları kırık, kolları sarkık, işçiliği çok itinalı olan ve yine pişmiş topraktan yapılan bir figürün parçasıdır. İkiztepe I'in doğu kesiminde yapılan kazılar sonucu bulunan dramoslu bir mezar ise, bulunan en önemli ve dikkat çekici eserlerden birisidir. İçinde bulunan bazı eşyalarla birlikte, bir altın paranın üzerindeki yazılara göre, bu mezar anıtının M.Ö.III. yüzyılın ilk çeyreği tahmin edilmektedir. İkiztepe kazılarından9 elde edilen eserlerin özet bir değerlendirilmesi yapılacak olursa, burada bulunan nümunelerin bir çoğuna Balkanlarda ve Ege denizinin bazı adalarında yapılan hafriyatlar neticesinde de rastlanmıştır. Bundan; İkiztepe'deki kültür ile Batı kültürü arasında bir ilişki olduğunu çıkarabiliriz. Gene bu arada Hitit Medeniyetinin yoğun olduğu yerlerde çıkarılan eski eserlerin bir kaçına İkiztepe'de rastlanmıştır. Hatta daha önceki devrelere(ER-HİTİT ÇAĞI) ait bir çok keramik bulunmuştur. Yalnız İkiz tepe'de değil , ikiztepe dolaylarındaki diğer hüyüklerde ER-HİTİT ÇAĞI keremiğine rastlanmış olması , ORTA TUNÇ- I başlarında BAFRA çevresinde yoğun bir yerleşme ve dolayısıyla bir bölge KRALLIĞI varlığı ihtimalini kuvetlendirmektedir. Ozamanlar bölgeninen büyük yerleşmesi olduğu için İKİZTEPE 'nin bu KRALLIĞIN MERKEZİ olması pekala mümkündür. Bütün bu bilgilerin ışığı altında Kayseri 'nin kuzey - doğusunda bulunan Kültepe tabletleri ve Boğaz Köy'de bulunan ( Er -Hitit ) çağına ait çivi yazılı bir lejanderde bahsi geçen ; hem deniz kıyınsında , hem de marasantiya ( Kızılırmak ) kenarında yer aldığı ifade olunan meşhur ZALPUWA (ZALPA ) - İKİZTEPE denilebilir mi ? Veya ikiztepe , " zalpuwa ülkesine "ait şehirlerden biri midir ?Kazılar neticesinde elde edilen sonuçlar "zalpuwa - ikiztepe " eşitliğini doğrulayan bazı ipuçları vermişse de kesin hüküm vermek için henüz erkendir . Önümüzdeki dönemlerde gerek ikiztepe' de , gerekse diğer kesimlerde yapılacak çalışmalar , bu soruları belki cevaplandırabilecektir. 3. ETİLERDEN SONRA Hititlerden sonra FRIGLER bu çevre hakim oldular . Fakat buna muvaffak olurken , bir hayli hırpalandılar . Zayıf düştüler . Neticede onlar da M. Ö. 676 yılında KİMMER' lere yenildiler ve bu kavim PAFLAGONYA' ya ( Kastamonu , Sinop çevreleri - Bafra dahil -)yerleşti. Kimmerler çevreye en büyük kötülüğü yapan millet oldu. Kadınlı erkekli her tarafa hücum ettiler. Önlerine çıkan bütün yerleri yağmaladılar, eserleri yakıp yıktılar. M.Ö.652'de bütün Frigya 'yı altüst ettiler,sonunda Gasgarlarla karıştılar. Bafra , Paflagonya ile beraber M.Ö. 6.yüzyılda bu seferde LİDYALILARIN eline geçti. Ama onlarında hakimiyeti çok kısa sürdü. Zira M.Ö. 546'dan sonra Persler (İranlılar)bu bölgeyi istila etti. Bölge, M.Ö. 401 senesinde Batı Anadolu hakimi Prens Kiros'un, Pers tahtını ele geçirmek üzere yürüyüşü esnasında fırsattan istifade ederek bağımsızlığına kavuştu. M.Ö. 47'den sonra ilçe, önce Roma, bilahare de Bizans'ın egemenliğine girdi. 4. AMOZONLAR HAKKINDA EFSANE Bazı yerli kaynaklarda AMOZON adı verilen meşhur savaşçı kadınların KARADENİZ sahillerinde ve THERMODON ( Perşembe Irmağı) kıyılarında yaşadığı bildirilmektedir. Eski tarihi bilgilerden bahseden bir kısım Yunan kaynaklarında ise bu meşhur ve savaşçı kadınların Samsun çevresinde yaşadıklarına dair malümata rastlanmaktadır. Erkeklerden nefret eden kadınlar toplanarak, küçük bir ülke oluşturmuşlar ve kendi aralarında başta kraliçe olmak üzere bir idari kadro kurmuşlardır. En büyük zevkleri savaşmak olan bu kadınlar, iyi savaşabilmek için göğüslerini hep dağlatmışlar ve iddiaya göre, vatanlarına hiçbir erkek ayağı bastırmamışlardır. Eski İran'lıların (perslilerin ) dilinde adları AKSHAENA olan ve 2800 yıl evvel Bafra, Çarşamba ve Terme ovalarında yaşadıkları kaydedilen, bugünkü düşünceyle anlaşılması güç olan meşur Amazonların bu kadınlar olabileceği sanılmaktadır... ORTAÇAĞ VE SONRASINDA BAFRA Bizanslıların çok güçlü oldukları devirlerde Anadolu' muz, onların , hakimiyeti altında idi. AMİSOS (Samsun) ve dolayısıyla Bafra'da Bizans'sa bağlıydı. Üstelik bu mıntıkada büyük faaliyetleri vardı. Öyle ki ; Aminos (Samsun) şehre tam bir papaz yetiştiren merkez haline getirilmiştir. Samsun ve çevresinde etkileri bilahare izah edileceği gibi ta kurtuluş savaşına kadar sürecektir. İstanbul gibi dünyanın kilit noktasını kendisine başkent yapan bizans; kültürünü yayabilmek ,için varlığını koruyabilmek bütün meşru ve gayri meşru yollara başvurmuştur. Sözde kültürünü yetiştirdiği papazlarla yaymaya çalışmıştır. Fakat bütün bunlar akim kalmıştır. Kainatın son peygamberi Hz. Muhammet Mustafa (S.A.V) ile başlayan İslami hareketin Anadoluya nufüz etmesi bir anda yarım adanın siyasi kaderini de değiştirdi. Nihayet büyük Türk hakanı ve Selçuklu devlet adamı sultan Alparslan'ı Bizans imparatoru Romen Diyojen'i kendisinden kat kat sayıca üstün ordusuna 26 Ağustos 1071 Cuma günü MALAZGİRT'te büyük bir yenilgiye uğratması Anadolu kapılarının Türk'lere açılmasını sağladı. Bundan sonradır ki her yerde Türk akıncılarının nal izleri görülmeye başladı. Malazgirt zaferi sıralarında Samsun'dan geçen seyyah TOUR NEFORD; Samsun'u "düz ve etrafı çalılıklarla örtülü küçük bir köy" olarak tasvir edilmektedir. 1071'den sonra Amisos (Samsun) fethi için türk akıncıları bu şehre bir çok akınlar düzenlemişlerse de şehir ancak selçuklu sultanı zamanında Türk hakimiyetine geçmiştir.o zaman Samsun ve çevresinde idaresi 1185 yılında adı geçen sultan oğlu Ruknettin Süleyman şaha verilmiştir. Anadoluyu kendilerine vatan yapan ve girdikleri yerlerde İslam Dinini sevdirip benimseten Selçuk'luların bilhassa Bizansa attığı şamar AVRUPA'DA korku ve endişeye yol açtı. Avrupa devletleri ,Hristiyanların gerilmeye ve darbe yemeye başladığını söyleyerek, kendi aralarında HAÇLI ORDULARI dediğimiz ittifaklar oluşturdular. Başlarına en meşhur kumandanlarını koydular. Amaçları Türkleri ezmek, Müslamanlığa büyük bir darbe vurmaktı. Ordularını Anadolu'ya yolladılar. Fakat tahmin etmedikleri bir direnişle karşılaştılar.Birkaç sefer yaptılar, Mücadele yıllarca ve göğüs göğüse sürdü Türkler İslamı yok etmek ve vatanlarını ellerinden almak isteyen düşmanlarını her defasında bozguna uğrattılar. Üstün mücadeleler vererek, harikalar yarattılar.Böylece düşmanların arzularını, isteklerini kursaklarında bırakarak İslam Alemine yönelen tehlikeyi de bertaraf etmiş oldular. 1214 yılında Anadolu Selçuklu hükümdarı I.İzzettin Keyhavus, Sinop ve Yeşilırmak nehrine kadar olan araziyi ele geçirdi. Dolayısıyla Bafra'da Türklerin eline geçti. Selçuklu Hakanı yerli halkın mal, can ve inanaç hürriyetine dokunmamış, fakat gayet geniş ve verimli olan bu araziye bazı Türkmen aşiretlerini yerleştirmişti. Bütün bu gelişmeler göz önüne alınırsa, Türklerin Bafra'ya yerleşme tarihi 1214 olarak kabul edilir. Fakat o sıralarda bir çok devletleri silip, süpüren MOĞAL afeti, Selçukluları da çökertti.1245 yılında meydana gelen KÖSEDAĞ SAVAŞI maalesef, Moğalların galibiyeti ile neticelendi. Akabinde Amisos (Samsun) şehrini de ele geçirdiler. 1297 yılında İLHANLILAR; Giyasüddin Mes'ud'un kardaşı oğlu III.Alaiddin Keykubad'a Anadolu Sultanlığını verdi. Babası Feramerz; Bizans İmparatorunun zindanında öldükten sonra oğlu Alaiddin Keykubad 1295-6 yılına değin İmparatorun yanında kaldı. İmparator bu yıl içinde cephesinde bir takım adamları olduğu halde kendisini İLHAN 'ın katına yolladı. Keykubad için İLHAN 'dan Anadolu Sultanlığı isteniyordu. İmparator kendi fikrince Selçuk devletini kendi dileğiyle kendi yetiştirmesi bir adamın eline vermiş oluyordu. Vezirliğe Şemsüddin Ahmet Alakuşu, müstevfiliğe Abdülaziz geldi. Yanlarına Anadolu Bakanlığı ayalıgile Bayınçar, Bayçur adında iki kişi takıldı. Zulümler, ezinçler yenileniyordu. Birisi duyup geri dönmek isteyince ondan daha zorbası daha kıyağı geliyordu.Simre, Kastomoni, Samsun, İznik ve Karesi sınırına deyin olan yerler İLHAN katında Gıyasüddin Mes'ud oğlu GAZİ ÇELEBİ'ye verilmiştir. Bu Prens, Karadeniz kıyılarında yanındaki kardaşları , amca oğulları ve başka hısımları ile, durmayıp denizden, karadan kafirlerle dövüşürdü. Ölüncüye değin bu iyi gidişi korudular.Sultan Alaiddin ve cephesinde olan MOĞOL Başbuğları halka duyulmamış kötülükler yapıyorlardı. 1299 yılında Sülemiş adında biri, bunlara karşı çıktı. Başında büyük bir kalabalık vardı. Bayınçar ile Bayçur, Sülemiş 'in üzerine gittiler. Döğüşte bozuldular ve her ikiside öldü. Sülemiş 'in işi büyüdü. Sultan; İLHAN 'dan yardım istediysede kış dolayısıyla yardım edilemeyeceği anlaşıldı. Naib Müciruddin Emirşah ile birtakım Selçuk Beyleri vasıtta bulunmakta olan İLHAN 'ın yanında idiler. İlk yaz gelince İLHAN, Mücirüddin 'i kendi vekili olarak Anadoluya yolladı, eskisi gibi müstevfi Şerafüddin vezir oluyordu. Her birisine ayrı ayrı buyrultular vererek, Anadolu' ya yolladı. Hepsinin dirlikleri artmış, verecekleri de o derece yükselmişti. Arkalarından Emirçoban 'ı büyük bir ordu ile Sülemiş' in üzerine gönderdi, Sülemiş bu savaşlarda bozuldu. Bozgun bir halde Şam' a gitti. Ele geçen adamları öldürüldü. Mücirüddin birtakım askerle Niğde yakınında bulunan Türk Kongur 'un üzerine gitti. Orada ayaklanarak kaleye sığınmıştı. Epeyce zaman dan beri oralarda kalıyordu. Niğde' yi geri alarak, Türk' ü yakaladı ve kapattı. Bundan sonra Seferhisar ' a gitti. Oradada bir Türk ayaklanmış, yöresindeki kentleri dağıttı. Bunda sonra Niğde'ye , Aksaray' a gitti. Muinüddin Pervane 'nin torunu MÜHZEBÜDDİN MES'UD baş kaldırmış, BAFRA ve SAMSUN üzerine abanmıştı. Mücirüddin ileri gitmeyerek Mesud'u yumuşaklıkla kandırdı, kızı ile evlendirerek, işi tatlıya bağladı. 1300 yılında İLHAN, kendi adamlarından ikisine SELÇUKLU ÜLKESİNİ yeniden yazmak üzere gönderdi. Düzelmeye yeltenen ülkenin yeniden daha çok yıkılması isteniyordu. Mücirüddin Emir-Şah da buna en büyük yardımcı oluyordu. Anadolu'nun halkı mağralarda dağ başlarında yırtıcı hayvan gibi sığınmışlardı. Sülemiş, Şam'dan Ermeni eli yolu ile dönüyordu. Yanında bir çok ipsiz, sapsız çapulcu vardı. Yağmada en küçük bir eksiklik bırakmıyorlardı. Alâiddin Keykubad, Diyarıbakir'e kaçtı. Orada kazan Han'ın gelmesini bekliyordu. Kazan-Han o sırada Şamlılarla şavaşta idi. Sülemiş, Selçuk Ülkesini kimsesiz görünce, genel talana başladı. Sonunda Kayseri'de ele geçti. Bağlı olarak İLHAN'a göndirildi. İLHAN kendisini öldürttü. Başına toplananlar dağıldılar. Şam'dan dönmekte olan Kazan-Han'ı Keykubat karşıladı, Han kendisine iyi davrandı, Erzurum'dan Antalya'ya, Diyarıbekir'den Sinop'a değin olan yerleri ona verdi. Müneccimbaşın'n eserinde yer alan yukardaki satırlarda da görüldüğü gibi Selçukluların dağılmasından Bafra da büyük ölçüde etkilenmiş, sık sık saldırılara maruz kalmıştır. Bir ara Gıyasüddin Mes'ud oğlu GAZİ ÇELEBİ ve akrabalarının himayesin de kalan ilçe,bilahare, zamanın vezirlerinden Muinüddin Mehmet Pervane'nin torunu MÜHZEBÜDDİN MES'UD'un isyanından etkilenmiştir. Moğal Hakanı EBU SAİD BAHADIR HAN 1335 yılında, yerine hiçbir varis bırakmadan ölünce, Anadolu üzerindeki hakimiyetleri azalmış ve yer yer Türk Beylikleri doğmaya başlamıştır. Bunlar içinde Orta Karadeniz'de en meşhurları CANİK BEYLERİ'dir. Canik Beyleri 5 mıntıka da yerleşmiş 5 aileden ibarettir. 1- Bafra mıntıkasında BAVRA beyleri. 2- Canik,Ladik havalisine sahip Kubadoğulları. 3- Merzifon-Havza sahasına hakım Taşhanoğulları. 4- Terme ve Çarşamba havalisine hükmeden Taceddinoğulları. 5- Ordu-Giresun mıntıkasına hakim Emiroğulları'dır. Bafra'nın bu dönemindeki geçmişi ile ilgili olarak bize bilgi veren, (BavraBeyliği)'nden iki eser mevcuttur. Bunlardan ilki (Orhan Gazi) zamanına rastlayan devirlerde yazılmış olan ve Fransız TAESCHNER tarafından arapça aslı ile de yayınlanan MESALİK-ÜL-ABSAR-Fİ MEMALİK-ÜL EMSAR'dır. Eserin asıl yazarı ise ŞAHABETTİN ÖNERİ'dir. Eser'de Bafra adına önce KAVYA biçiminde rastlanmaktadır. Fakat yalnız bu havalide değil Anadolumuzun hiçbir tarafında bu isimde bir şehire rastlanmamaktadır. Kavra Beyi olarak gösterilen MURADÜDDİN HAMZA BEY adının; küçültülmüş adı olan MURAD BEY adıyla anıldığını ve onun hakim olduğu yerin Kavya olmayıp, BAVYA olduğu yine Mesalik-Ül Absar, Fi Memelik-ül Emsar'da Kastamonu Beyliği hakkında verilen bilgilerde öğreniyoruz. Bu beyliğin Samsun ve Sinop arasında olduğu, bir hududunun da Keşiş dağına uzanarak, Osmanlı Beyliği sınırlarına vardığı aynı eserde yazmaktadır. Burada dikkat çeken bir nokta vardır; Ömeri'nin Anadolu'dan gelen tacir ve elçilere dayanarak verdiği bilgileri bu son kısmı yanlıştır. Zira burada; Bursa'daki Keşiş Dağı ile Ilgaz Dağlarının Kızılırmağa yakın bir yerindeki Keşiş Dağı, büyük bir yanlışlıkla birbirine karıştırılmıştır. İlçemizin tarihi ile ilgili bilgiler veren bir diğer eski eser ise, İstanbul Üniverşitesi Türkiyat Enstitüsü yayınları arasında yer alan ve AZİZ ASTERABADİ tarafından yazılan BEZM-ü REMZ adlı kitaptır. Anadolu'nun bazı yerleriyle beraber, çevremiz ve ilçemizin geçmişine de yer verilen bu eserde Bafra ismini BAVRA olarak görüyoruz. Bavra beyliğinin sınırlarını batıda Kastamonu Beyliği, güneyde Taşanoğulları ve Kubadoğulları, doğusunda ve kuzeyinde ise, Karadeniz çevrelemektedir. Gene bazı kaynakların belirttiğine göre, bugünkü Bafra'nın 3 km. kuzeyinde, Kızılırmak Nehri kenarında az meğilli bir ova üzerinde kurulmuş olan GÖRÜNDÜ KÖYÜ bulunmaktaydı. Çevresindeki yaylımı, suyu ve bol ormanı ile güzel bir yer olan bu köy ne yazık ki, çeşitli istilalara uğrayarak, zamanımıza kadar varlığını sürdürememiştir. Göründü köyünün; meşrutiyete kadar olan eski mahkeme ilamlarında ismi geçmektedir. Selçuklular sülalesinden gelen, (İsfendiyaroğulları) na mensub Emir Mirza ve ailesi, o zamanlarda Bavra (Bafra) da bağımsız bir beylik halinde yaşamaktadır. 2000 askere, sahiptir. O günlerde panayır ve pazarlara gelenlerin çokluğu dikkatini çeker ve bugünkü Cami'nin olduğu yerde, Cuma namazı kılınması için ahşap bir cami yaptırır. Etrafında ki koruluk temizletirelek yeni Pazar yerleri, su yollrı açılır ve böylece yeni açılan sahada Göründü Köyü birleşerek şehirleşme başlar. Günümüzdeki Ağıllar ve Türbe köyü'nün; adı geçen Görüntü köyü üzerinde kurulduğu ihtimali büyüktür. Yukarıda belirttiği gibi söz konusu köy, Bafra'nın 3 km. kuzeyinde ve Kızılırmak kıyısında bulunuyordu. Aziz Asterabadi tarafından yazılan Bezm-ü Remz'de de Emir Mirza ailesinin Bafra'nın 3-4 km. kuzeyinde ve Kızılırmak kenarında yaşadığı, taundan (veba) ölen aile efradı için miladi 1381, (hicri 783) yılında burada bir türbe yaptığı anlaşılmaktadır. Bugünkü köyün;ismi bu aile kabristanlığından aldığı bir vakıadır. Bu durumda, eserler de belirtilen mevkii ve uzaklık nazarı dikkate alınırsa, eski GÖRÜNTÜ köyünün bu günkü TÜRBE ve yakını bir yer olması kuvvetle muhtemel gözükmektedir. Emir-Mirza ailesinin ileri gelenlerinin hastalıktan ölmesi ve Hasan beyin ölümünden sonra, yerini tutacak kudrette birinin bulunmaması, Bavra (Bafra)'nın Candaroğlu İSFENDİYAR BEY adına işgaline yol açar. Ve İsfendiyar'ın küçük oğullarından HIZIR BEY buraya gönderilir. Hızır bey cesur bir insandır. Gözlerini Caniğin diğer kısımlarına bilhassa Samsun'a diker o yıllarda iki Samsun vardır: Bunlardan birincisi; öteden beri Cenevizlilerin elinde bulunan "GAVUR SAMSUN" diğeri de, "MÜSLÜMAN SAMSUN"dur. Hızır Bey, çok geçmeden Müslüman Samsun'u ele geçirir. Tacuddin Oğulların'dan Alparslan oğlu HASAN BEY'le anlaşarak ona Samsun hakimi CÜNEYD BEY'i öldürtür ve Samsun'a yerleşir. Fakat çok geçmeden OSMANLI PADİŞAHI BİRİNCİ MEHMET Rum Beylerbeyisi BİÇEROĞLU HAMZA BEY'i "Gavur Samsun'u"üzerine gönderir. Kendiside,"Müslüman Samsun'u" ele geçirir. Öte tarafta Hızır Bey'de, Anadolu'da dirlik ve düzeni ihdas etmek için hareket halinde olan Osmanlı Sultanını istikbal edip kaleyi kan akıtmadan O'na teslim eder.(H.821-M.1418)Bu davranışı Padişah I. Mehmet'in hoşuna gider. Karşılık olarak kardeşi Kasım Bey gibi kendisinin de Osmanlı hizmetine girmesi teklif edilir. Fakat Hızır bey o tarihte kardeşi ile olan dargınlığını ihsas ederek özür diler. Böylece Canik havalisi, ŞAHSADE MURAD BEY'in Amasya vilayetine ilhak olur. İsfendiyaroğlu Hızır Bey, tekrar Bavra (Bafra)'ya döner. Ve burada ölür. Mezarı bugünkü Hasırlı (Mardar) köyünde Kümber Tepe mevkiindedir. 1460 yılında Sinop kalesini fetheden, Fatih'in kumandanlarından Mahmut Paşa, Bafra'yı da tamamen ve kesin olarak Osmanlı topraklarına kattı. Ve Bafra, o tarihten itibaren Osmanlı İmparatorluğunun bir kaza merkezi olarak idare edilmeye başladı. Zamanında, tarım, meyvacılık, bilhassa hayvancılık bakımından oldukça gelişmişti. Kışın Ordu-Perşembe ve Karagöl yaylalarından inen koyun sürülerini barındıran ilçe, bilhassa cins at yetiştiriciliğiyle de ün yapmıştı. Öyle ki,Fatih Sultan Mehmet'inatı ile Yavuz Sultan Selim'in meşhur yağoz atı burada seçilmişti. Bafra 1600 yılları sıralarında gittikçe gelişir. Nüfusu da artar. Evleri ahşaptır. İki camii, iki de hamamı vardır. Bu hamamlardan biri ile (Eski Hamam dediğimiz Şifa Hamamı), bir camii (Büyük Camii dediğimiz Camii Kebir) halin bütün özelliklerini muhafaza ederek durmaktadırlar. Meşhur Türk Seyyahı Evliya Çelebi yazdığı ünlü "Seyahatname"sinde o günün Bafra'sı ile ilgili olarak , kısada olsa, aynen şunları kaydetmektedir. "Evsaf-ı Bafra, Canik Sanacağı halinde subaşılıktır. 150 akçalı mamur ve kuralı biri kazadır. Başlıca bir serdarı vardır. Samsun'un cenubi garbisinde ve bir merhale mesafede vakidir. Karadeniz'le Bafra'nın arası iki fersahtır. Kızılırmak (Güney abad) nahiyesinden biri gelip Bafra'nın grab tarafından geçer. Bafra kurbünde, bu nehrün üzerine çam direkliriyli-e bir cisr-i azim bina edilmiştir ki, kavsi kuzeh gibi manazara-i ibret mümundur. Bafra'nın iki camii, iki hamamı ve bir şuk-i muhtasarı vardır. Haneleri serapa ahşaptır. Oradan Samsun'a vardık." Kısaca ifade etmek gerekirse, Bafra; Kızılırmağın meydana getirdiği delta üzerinde olması, münbit ve düz araziye sahip bulunması, sınırları içindeki Liman gölü vs. gibi karakteristliğiyle yerli, yabancı birçok milletin dikkatin celbetmiştir. Miladi 100 yılları sonlarında Mısır'daki (KÖLEMENLER)'LE, Rusya- Kıpçak'taki ALTINORDU DEVLETİ arasında en kısa yollardan biri üzerinde olduğu için, bilhassa ticareti ziyadesiyle gelişmişti. 20.YÜZYILDA BAFRA 1- İLK DÖNEMLER 1870 Salname kayıtlarına göre o tarihlerde azınlığı teşkil eden gayri-müslimler bir hayli kalabalık sayılırdı.Bunlar Osmanlı idaresinin kendilerine tanıdığı mal, can ve inanç hürriyetinden yeterince istifa ederek , devamlı harp neticesi ekonomik yönden zayıflayan Türk halkının aksine iktisaden gelişme fırsatı bulmuşlardır. Diğer taraftan IV. .Murat zamanında yasaklanan fakat kontrolünün güç olması sebebiyle kaçak ve az da olsa yetiştirilen tütün, 19.yüzyılın sonlarında iktisadi yöntem önem kazanınca, bölge yabancı etnik grupların gücüne mahruz kaldı. Rum ve Ermeni tüccarla türedi. Tütün işletmelerini bir süre için ellerine aldılar. Onların nüfusunun artma istidadı göstermesi karşısında Kafkas mücadelesi ve 1876 harplerinden sonra bölgeye Türk halkı yerleştirildi ise de durum değişmedi. Netice itibariyle Balkan Harbi sırasında çevrenin bütün ekonomik ve iktisadi üstünlüğü Rumlara geçmiş, baskı unsuru oluşturmuşlardır. Çok geçmeden de Müslüman halkı manen ve maddetten ezmeye başladılar. Rumlar gayet planlı hareket ediyorlardı. 1840 yılında itibaren Anadolu'nun Karadenizin havzasında eski Yunanlılığın ihyasını hedef alan PONTUS RUM Devleti idealini gerçekleştirmeyi tasarlıyorlardı. Bir takım vaadetlerle kandırılan Ermeniler de ellerinden geldiğince onlara yardımcı oluyordu. İlk zamanlarda yerli halka şirin görünmeye çalıştılar. Bu hususta bilhassa tüccarları, başarılı oldular. Verdikleri uzun vadeli ve az faizli kredilerle yerli tüccarlardan daha fazla sempati topladılar. Yerli halkı fena yerden ve onların haberi olmadan avlamışlardır.Zira Rum tüccarları kazandıkları bütün paraları İstanbul'daki Patrikhaneye gönderiyorlardı. Nüfus çoğunluğunu sağlayıncaya en büyük darbeyi vurmak için hızla silhlanmaya başladılar. Silahlar İstanbul'daki Rum patrikhanesi ve Yunan Konsolosluğu'ndan geliyordu. Rum patrikhanesinde MAVRİ MİRA isminde bir heyet teşekkül etmişti. Talimatı doğrudan doğruya Yunan Devlet Başkanı VENİZELOS 'tan alan bu teşkilatın başkanlığını, Patrik vekili DRETEOS, üyeliklerini ise ATENA GORAS, Enez Metropoliti, Yunan Kaymakamı Girit li KATEKHAKİS, KATELOPULOS, DİPATİMAS, AYİNPA, PALİMİTİS ve SİYARİ ismindeki kişiler teşkil ediyordu. Ermeni Patriği ZAVEN EFENDİ de çok geçmeden bu heyetin maşası olmuştu. Kağıt üzerinde insani davranışları geliştirmeyi kararlaştıran Mavri Miran'nın esas gizli amacı; Yukarıda da kısaca belirtildiği gibi, PONTUS RUM DEVLETİ fikrini Karadeniz sahillerinde kalan Rum köylerindeki gençlere aşılamak , onları silahlandırarak eğitmekti. Bafra ve çevresindeki Rum köyleri adeta bir silah deposu haline gelmişti.Kendilerine gerekli bütün direktifleri ise Amasya, Samsun ve havalisi Rum Metropoliti YERMANOS veriyordu. Osmanlı Devleti'nin ozamanlarda içinde bulunduğu acıklı hal, Durumun rehavetini daha da arttrıyordu. Bir zamanlar üç kıt aya hükmeden şanlı kudretli ve haşmetli imparatorluğun bir çok sebeplerele geçildiği maddi ve manevi depremin sarsıntıları Bafra daki yerli halkı da etkilemişti. Koca imparatorluğun çöküşünde ileri gelen çatırtılar Müslüman Türk vatandaşlarını sonsuz üzüntüye boğarken, Ermeni ve Rum ahaliyi sevinçten çılgına çeviriyordu. Öyleki çok geçmeden onlar da ; İstanbul dan sağladıkları silahlarla , Müslüman halkın üzerine sık sık baskın yaparak şiddteli, vahşet arzeden bir soy-kırımına giriştiler. Çoluk-çocuk , genç ihtityar demeden hatta kundtaktaki çocuğa kadar varan kanlı bir katliama başladılar. Kalplerinden insanlık duygusu çıkmış yerine barbarlık duygusu yerleşmişti. "Barbar" diye iftiralarda bulundukları Müslüman Türk İnsanına karşı asıl barbarlağı kendileri sergiliyordu. 20.YÜZYILDA BAFRA 2.Kurtuluş Savaşında Bafra. Kurtuluş savaşımızın başkomutanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk , cumhuriyet Halk fırkasının 15-20 ekim 1927 tarihleri arasında Anakarada toplanan 2.kurultayın da 36,5 saat devam etmek suretiyle 6 günde söylediği tarihi nutkunda : Rumların, Pontus mes' helesinden ve buna bağlı olarak Bafra' nın da içinde bulunduğu bir çok bölgede yürüttükleri faaliyetleri hakkında şunları söylüyor: "Muhterem efendiler, umumi beyanatımı mukaddematında, bir Pontus meshelesinde bahsetmiştim. Bu mesele , vesaikiyle cümlenin mallumu burada münasebeti olan bazı noktalarına temas edeceğim. 1840 senesinden beri ; yani üç rubu asırdan beri Rize' den İstanbul boğazına kadar anadolunun karadeniz havzasında , eski yunanlılığın ihyası için çalışan bir rum zümresi mevcud idi. Amerika Rum muhacirlerinden Rahip Klematios namında biri ilk Pontus içtimagahını İnebolu'da ,elyevm halkın Manastır tabir ettikleri bir tepede kurulmuştu. Bu teşkilat mensubları zaman zaman müferit eşkıya çeteleri şeklinde , icrayi faaliyet ediyorlardı. Harb-i Umumi esnasında , hariçten gönderilip tevzi olunan silah, cephane, bomba ve makinalı tüfeklerle Samsun, Çarşamba, Bafra ve Erbaa Rum köyleri adeta bir silah deposu halini almıştı. Mütarekeden sonra, bütün Rumlar, Yunanlılık amalı milliyesinde hertarafta şımardığı gibi ETHNİKİ HETAİRJA CEMİYETİ propagandacıları ve Merzifon Amerikan Müessesatı tarafından manen yetiştirilen ve ecnebi hükümetlerin, silahlar ile maddeten takviye ve tesci edilen , bu havalideki Rum metrapoliti Yermanos'un ,idaresinde , muntazam bir program tahtında icrayi faliyete başladılar. Samsun'daki Rum komitecileninin reisi Reji Fabrikası Direktörü TOKAMANDİS bir taraftan da Merkezi Anadolu ile muhaberat tesisine tevessül ediyordu. Bazı ecnebi hükümetler , Pontus teşkiline müzaheret edeceklerini vadettiler ve Samsun ve havalisindeki Rumluk nüfusunu teksir içinde Rusya' daki Rum ve Ermenileri Batum' da cemeylediler. Onları, Türk-Kafkası ordularından alınıp Batum'da depo Olunan silahlarla teslih ederek, sahillerimize ihraca başladılar. Çetecilik etmek üzere , sahillerimize çıkarabilecek birkaç bin Rum'u Şuhum'da , Haralambos isminde bir adamın başına topladılar. Batumda toplanan Haralambos'un etrafında içtima edenlere iltihak ettiriliyordu. Memleketimiz dahilinde , Samsun'da bazı ecnebi mümessilleri tarafından himaye ve teslih ediliyordu. Sahillerimizde çıkan bu çeteler etrafında muhacir ihaşesi maskesi altında ecnebi hükümetleri tarafında ihaşede ibas ediliyordu. Ecnebi Salibiahmerleri , meydanında gelen zibitan heyetlerininde teşkilatı yapmaya talım ve terbiyesi askeri ye ile işgal etmeye , müstakbel pontus hükümetinin temelini kurmaya, memur oldukları anlaşılıyordu. 4 Mart 1919 İstanbul da Pontus namıyla intişare başlayan baş makalesinde "Trabzon valiyetinde Rum cemiyetinin tesisine çalışmak maksadıyla entişar ettiği ilan olunmuştur. Yunanistanı yevmi istiklaline müsadif olan 7 nisan 1919 günü hertarafa ve bilhassa Samsun'a nümaişler yapıldı. Yermanos'un küstahane harekatı, Rumların öfke ve emelini aleniyet derecesini çıkardı. Bafra ve Çarşamba havalisindeki yerli Rumlar mütevvel madiyen kiliselerde toplanıyor teşkilat ve techizatlarını takviye ediyorlardı. 23 teşrinievvel 1919 tarihinde , Şarki trakya ve pontus için merkez olarak İstanbul kabul edilmiş idi. Venizelos ,, İstanbul meselesinin vakti ahere talikiyle bununyerine Pontus hükümetinin teşkili kanaatini izhar etmiş ve bu noktai nazardan İstanbul Patrikhanesine talimat vermişti. Aynı zamanda , İstanbul,da Yunan hafi zabıtası teşkiline memur edilen Miralay ALEXANDROS SİMBRAKAKİK tarafından pontus jandarmasını tensik etmek üzere Eiffel Yunan torpidosu ile bir zabıtanın heyeti izam edilmişti . Türkiye 'de bu faaliyet cereyan ederken Batum' da da 18 Kanunu evvel 1919 'da Pontus Rum hükümeti ismiyle bir hükümet teşekkül etmiş ve teşkilat yapmaya başlamıştı . 19 Temmuz 1920 'de Batum'da ;Karadeniz , Kafkas , Cenubi Rusya Rumları tarafından Pontos meselesi hakkında bir de kongre akdedildi. Bu kongrenin muhtırası ,azadan biri vasıtasıyla İstanbul 'da Rum Patrikliğine gönderildi . Pontusçular 1920 senesi nihayetlerine doğru faaliyetlerini büsbütün arttırarak bayağı aleniyete çıktılar , bizi i ciddi ittihazına mecbur ettiler . Dağlarda vücuda getirilen Pontus teşkilatı şöyle idi : a) Bir takım rüesa maiyetinde müsella ve muharip kuvvetler ;  b) Bunların iaşelerine hizmet eden müstahsil Pontus ahalisi . c) İdare ve zabıta heyetleri , şehirlerden ve köylerden erzak teminine nakliye kolları . Çetelerin faaliyet mıntıkaları ayrılmıştı. Pontus eşkiyasının kuvveti bidayette 6.000-7.000 müsellâh idi. Bilâhare her taraftan iltihak edenlerle 25.000 reddesini buldu. Bu kuvvet cüzütamlar halinde ayrılarak, muhtelif mahallelerde, taassün ediyorlardı. Pontus çetecilerinin icraatı; islâm köylerini yakmak,islâm ahaliye karşı akl-ü hayale sığmaz itisaf ve cinayetler irtikâbetmek gibi, hunhar bir sürünün icraatından başka bir şey değildi. Biz, Anadolu'ya çıkar çıkmaz, Türk ahalinin dikkat ve teyakkuzunu davet ettik. Melhus tehlikelere karşı tedbir almaya başladık. Merkezi Sivas'ta bulunan Üçüncü Kolordu, bütün mesaisini menatıkı muhtelifede gözüken çeteleri takip ve tenkile hasretti. Trabzon mıntıkasında dolaşan Köroğlu namındaki Rum çetesiyle, Eftalidi çetesi ve diğer çeteler, merkezi Erzurum'da bulunan Onbeşinci Kolordu tarafından takip ve tenkil ediliyordu. Bir taraftan da Pontus eşkiyasının cevelângâhı olan yerlerde, ahali teslih edilerek, milli teşkilât vücuda getirildi.'' Atatürk'ün yukarıdaki satırlarda yer alan büyük ve uzun nutkunun bir bölümünden de anlaşıldığı gibi, Rum ve Ermeni komitacılarının bu derece küstah, şımarık, saldırgan olmalarında, vahşet tabloları sergilemelerinde bazı yabancı ülkelerin de büyük rolü vardı. Bunlardan bilhassa;Türk'ün asırlar boyu en büyük düşmanı olmuş,Rusya önde geliyor.Rusya'daki bütün Rum Ermeni komitacılarının bu derece küstah, şımarık, saldırgan olmalarında, vahşet tabloları sergilemelerinde bazı yabancı ülkelerinde büyük rolü vardır. Bunlardan bilhassa; Türk'ün asırlar boyu en büyük düşmanı olmuş, Rusya önde geliyordu. Rusya'daki bütün Rum ve Ermenileri toplayıp, silahlandıran;Samsun,Bafra, Çarşamba gibi yerlerde nüfuslarını çoğaltmak için Karadeniz'in adı geçen kesimlerine gönderen bu, ezeli düşmandı. Amacı gün geçtikçe yıpranan, çöken imparatorluğunun bir an önce yıkılmasını sağlamak ve bir pay koparabilmekti. Şu bir gerçek idi ki, Rumlar gerek kendi içlerinden, gerekse dıştan her türlü maddi ve manevi kaynaklara sahipti. Ve kendilerine sağlanan imkanlarla gerçekten büyük bir tehlike arzediyorlardı. Kurtuluş Savaşı arifesinde Pontus-Rum meselesi ve buna bağlı olarak Samsun, Bafra gibi yerlerdeki içtimai durum önemli bir yer teşkil etmekteydi. Rumların sık sık Türk ailelerinin bulunduğu mevkilere yaptığı baskınlar ve katliamlar, çevreyi çok hassas hale getirmişti. Bu durum; 19 Mayıs 1919 günü Samsun'a gelen ve acele Erzurum'a geçmesi gereken Mustafa Kemal Paşa'nın bir müddet daha bölgede çalışma yapmasını gerektirdi. Vaziyeti; o tarihlerde Erzurum'da Onbeşinci Kolordu Kumandanı olan ve kendisiyle beraber, vatanı kurtarılması için açılan büyük mücadelede yer aldığını daha önceden açıkça ilan eden; Kazım Karabekir Paşa'ya 21 Mayıs 1919 tarihinde aynen şöyle bildiriyordu: Şifre Zatidir 21.05.1919 Erzurum Onbeşinci Kolordu Kumandanı Paşa Hazretlerine Ahvali umumiyemizin almakta olduğu şekli vahimden pek müellim ve müteessirim. Millet ve memlekete medyum olduğumuz en son vazifei vicdaniyeyi yakından mesaii müştereke ile en iyi ifa etmek mümkün olacağı kanaatiyle bu son memuriyeti kabul ettim. Bir an evvel zatıalinize mülaki olmak arzusundayım, ancak Samsun ve havalisinin vaziyeti asayişsizlik yüzünden fena bir akibete duçar olmak mahiyetindedir. Bu sebeple burada birkaç gün kalmak zarureti vardır. Bendenizi şimdiden tenvire mader olacak hususat var ise, iş'arını rica eder ve gözlerinden öperim, kardeşim. Mustafa Kemal O tarihlerde, Rumların bütün baskı ve vahşetine rağmen, Bafra için için kaynıyordu. Zira, yurdun her tarafından gelen işgal haberleri, her gün matem havasını katmerleştiriyordu. Nihayet, İzmir'in 15 Mayıs 1919'da Yunanlılar tarafından işgal edilmesi Müslüman Türk halkının çok büyük infialine yol açtı. İşte buna tahammül edememişlerdi. Asırlardır Osmanlı himayesinde kalan palikaryanın bu güzel Türk iline girmesi, hazmedilmeyecek derecede büyük bir olaydır. Vatandaşlarımızın isyanı infilak etti. İşgal tel'in edilecekti. Hemen komiteler kuruldu, komitenin başında zamanın müftüsü Mehmet Ali Efendi ile Belediye Reis'i Dursun Beyler vardı. Haber ilçenin en ücra köşelerine kadar kısa zamanda yayıldı. 27 Mayıs 1919 tarihinde Cumhuriyet alanında büyük bir miting yapılacaktı. Belirtilen günün sabahı erken saatlerden itibaren Türk ahali alana akın etmeye başladı. Köylerden işiten vatandaşlarımız da işini gücünü bırakıp koşup gelmişti. Çok geçmeden meydan dar geldi. Toplananlar ara sokaklara taştı. Ateşli nutuklar söylenerek üzüntü ve isyan dile getirildi. Düşmanların yaptığı vahşet, zulüm anlatılarak vatanın müdafaası konusunda konuşmalar yapıldı. Dinleyenler kah ağlıyor, kah galeyana geliyordu. Durumun bir telgrafla İstanbul'a bildirilmesi kararlaştırıldı. İşgal kuvvetleri ve Rumların bölgede yaptıkları tel'in edildikten sonra mitinge toplananlar dağıldı. 20.YÜZYILDA BAFRA BAFRALILAR ADINA İSTANBUL'A ÇEKİLEN TELGRAF METNİ AYNEN ŞÖYLEDİR: "BAFRA 18 Mayıs 1335 / 31 Mayıs 1919 Yüce Padişah Huzuruna Şevketmaap Osmanlı memleketinin önemli bir parçasının teşkil eden o mübarek İzmir'imizin Yunanlı tarafından keder verici işgali haberinin Vilson prensiplerine ve mütareke hükümleri ile devletler hukuku genel hükümlerine aykırı bulmak itibari ile, İslamları kalplerinde doğurduğu teessürlerin tarifi kabul değildir. Bu sebeple her suretle savunmanın meşrulğu ve devletler hukukuna tecavüzün, açık olan usulsüz ve haksızlığa karşı men ve kaldırılmasını icap ettiren, yapılan müessif müdahale üzerine zatan/ Basü Ba delmevte/ kat'iyyen imanları olan mü'min ahalinin, kurtarılmasına müheyya olmaları hususunda iradeyi şahanelerine muuntazır bulundukları arz olunur. Bafra İslam Ahali Adına Müftü Ahmet Ali Ulemadan Ustazzade Hasan Fehmi Belediye Reisi Dursun, Ulemadan Kolaylızade Hafız Nuri Çıplak Zade Hulusi" İzmir'in Yunanlılar tarafından işgali, ilçedeki Rumların iyice şımartmış, küstahlaşmıştır. Türk ahalinin büyük mitinginden sonra adilik ve barbarlıklarını artırdılar. Çünkü, en çok korktukları şey, Türk'ün birlik ve beraberlik içinde olmasıydı. Biliyorlardı ki, Türk insanı birleşince tarihin her devrinde görüldüğü gibi yeniden kükrerdi. Bu azmin kırılması lazımdı. Bunun tek yolu da onlara göre Müslüman-Türk ahaliye baskı yapmak, yıldırmak, bezdirmekten geçerdi. Netice itibariyle Rumlar, mitingi de bahane ederek azgınlaştılar. Güvendikleri teşvikçi odak merkezi İstanbul Rum Patrikhanesindeki "MAVRİ MİRA" cemiyeti idi. İstiklal savaşımızın önderi; :Karadeniz bölgesindeki çalışmaları sırasında bu konuyu tefarruatıyla tesbit etti. Ve Patrikhanenin haince çalışmalarıyla ilgili olarak 22 Ağustos 1919 tarihinde "GAYET MAHREM TUTULACAKTIR" mahreçli bir tamim yazıp, durumdan yetkilileri haberdar etti. Tamim, özet halinde ve fakat gayet açık-seçik şekilde sinsi gayretlerle dikkati çekiyordu. Söz konusu tamim metni şöyle idi: "Gayet mahrem tutulacaktır. Erzurum 22.8.1919 TAMİM Pek mevsuk, elde edilen malumata göre Rum Patrikhanesinde Mavri Mira isminde bir heyet teşekkül etmiştir. Bunun Reisi Patrik vekili Dreteos, azaları; Atenegoras, Enez Metropolitik, Yunan Kaymakamı Giritli Katekhakis, Katelopulos, Dipasimas, Ayinpa, Polimitis,Siyari isimdeki zevattır. Heyet doğrudan Venizelos'tan talimat alıyordu, Rumların ve Yunan hükümetinin muaveneti naktiyesiyle pek azim bir sermayesi vardır. Vazifesi Osmanlı vilayetleri dahilinde çeteler teşkil ve idare eylemek, mitingler ve propagandalar yapmaktır. Yunan Salibiahmeri de bu Mavri Mira heyetine merbuttur. Vazifesi sureta muhacirlere bakmak gibi insani bir perde altında çete teşkilatı yapmak, tertibatı ihtilali ile izhar eylemektir. Bu suretle eczayi tıbbiye ve Levazımı sıhhıye namı altında silah, cephane ve teçhizat memaliki Osmaniye'yi ihlalidir. Hatta resmi muhacirin komisyonu da Mavri Mira heyetine tabidir. İstanbul Patrikhanesi ve Yunan Konsoloshanesi silah ve cephane deposu halini almıştır. Ve hatta kiliseler ibadet yerinden ziyade askeri ambarlar gibi kullanılmaktadır. Rum mekteplerinin evvelce, bizim yapıp ta tam şimdi sırasıyken maalesef terkettiğimiz izci teşkilatları tamamen Mavri Mira heyeti tarafından idare olunmaktadır. İstanbul, Bursa, Bandırma , Kırk kilise, Tekirdağ ve mülhakatına izci teşkilatı itmam olunmuştur. İziler yalnız çocuklar değildir. 20 yaşını mütecaviz gençler de dahildir. Anadolu'da Samsun ve Trabzon ve cephane tevzi mahallidir. Müsait bir halde yelkenli Yunan sefinesi istasyon halinde cephane ve eslihayı hamilen mahallerde bulundurulacaktır. Ermeni hazırlığı da tamamen Rum hazırlığı gibidir. Mustafa Kemal O sıralarda toplu bir kıyım hareketi için halkının tamamı Rum olan köyler şunlardır: Büzmelek (Gümüşyaprak), Lengerli (Yarısı), Domuzyağı, Sürmeli, Evrenuşağı, Çırıklar, Kaydalapa (Sarıçevre), Peskeller (Yakıntaş), Aktekke, Bakırpınarı, Asmaçam, Kapıkaya, Asar, Selemelik, Eldavut, Ağcalan, Örencik, İkiztepe, Köstenuğaşı (YeniKöy), Balıklar, Hırsa Mengenler, Derbent, Ormanus, Karacageyik (Kösedik), Kuzualan, Lodoros (Osmanbeyli) , Terzili. Bu köylerde onları yöneten kişiler olduğu gibi, köyler arasında bağ kuran Rum çete başları da vardı. Bunların en önde gelenleri Bafra merkezi ve mıntıkasında sorumlu Antimos, Aktekke ve çevresindeki baskınları tertipleyen Andik ve Nikola Kızılırmağın doğu yakasındaki katliamların düzenleyicisi Çorakli İstavri, Ağaçalan ve çevresindeki yüksek köyleri baskın planlayıcısı Anastas ve Nebyan mıntıkasında görevli Andon idi. Adı geçen çete başları beraberinde toplandıkları çapulçu sürüsü ile, vatandaşlarımıza her türlü kötülüğü reva görüyorlardı. Günümüzde dahi zihinlerinden silinmeyen olaylar yaratmışlardı. Bunlardan bir tanesini, o günleri bizzat yaşamış Kadir Ceylan isimli, 80 yaşındaki yurttaşımız şöyle anlatıyor. "1333(Hicri) yılında 15 kadar yerli aile peskeller (Yakıntaş) köyüne yerleştik. O zaman buralarda Rumlar oturuyorlardı. Bizi çekemediler. Köyden kovulmamız için türlü tertipler düzenlediler. Tarlada, bahçede, yolda gördüklerine hakaret ettiler, fırsat bulunca dövdüler, hatta işkence yaptılar. İlgili makamlara gidip, kendi suçlarını bize yükleyerek, (Türkler bizi dövüyor, hakaret ediyor) diye iftiralarda bulundular. Hatta işi daha da ileri götürerek o tarihlerde Samsun'da bulunan İngiliz işgal kuvvetleri komutanına bizi şikayet ettiler. Bunun üzerine İngiliz komutanı, köyümüze kendi askerlerinden müteşekkil bir müfreze gönderdi. Köye gelen İngiliz askerleri, türlü şekillerde kuvvet gösterisi yaparak, gözümüzü yıldırmak istedi. Biz, durumu daha sonra zamanın Bafra Kaymakamına ilettik. Köyümüze geldi, incelemelerde bulundu. Sonra da Ayazma (İkizpınar) köyüne yerleşmemiz kararlaştırıldı. Kendi vatan topraklarımız üzerinde sürgün ediliyorduk. Fakat içinde bulunduğumuz şartlar bizi çaresiz kılıyordu. Rıza göstererek Ayazma'ya gittik. Kısa zamanda oraya alışmış ve yerleşmiştik. Bir gece korkunç canhıraş feryatlarla uyandım. Pencereden dışarıya baktığım da köy, ateşler içindeydi. Bu arada bizim ahırda tutuşmuştu. Hemen koşup aşağıya indim. Ortalık ana-baba günü idi. Rum çeteleri ellerindeki silahlarla halka ateş ediyorlar, yanan paçavraları alevlerin içine,ahırlara,samanlıklara atıyorlardı. Gökyüzü çıkan yangınlarla kıp-kızıl olmuştu. Çoluk-çocuk, genç-ihtiyar demeden ateş ediyor, dipçikliyor, öldürüyorlar, yakıyor, yağmalıyorlardı. Aradan ne kadar zaman geçmişti hatırlamıyorum, yeni silah sesleriyle irkildik. Önce takviye, ediyorlar sandık. Ama öyle değilmiş. Bunlar, Gazibeyli ve Lenberli köylerinden vaziyetimizi kavrayıp, imdadımıza koşan Müslüman halktı. Onların geldiğini gören Rum çeteleri kaçmaya başladı. Ama saçı sakalı birbirine karışmış, gözü dönmüş bir eşkiyanın, canmavarın kaçarken on bir yaşlarında bir Türk çocuğunu nasıl kurşun sıkarak,onu hunharca katlettiğini hiçbir zaman unutmayacağım. O gece köye bağlı 7 mahallenin evlerinin büyük çoğunluğu yakılmış ve talan edilmişti." Rum çetelerinin yaptıkları sadece, Kadir Ceylan dedenin gözleri yaşlı vaziyette anlattığı bu olaydan mı ibaretti? Elbette ki hatır. Zira hafızalardan silinmeyen ama Türk kadının namusuna ne kadar düşkün olduğunu ispatlayan olaylarda vuku bulmuştu. Bunlardan bir tanesi o zamanlar Peskeller (Yakıntaş)) köyünde oturan Şerife isimli bir kadınımızın başına gelmişti. Olay şöyledir: Bafra merkezi ve çevresinden sorumlu Rum çeteleri reisi Antimoş,köyün kuzeyinde hayvanlarını otlatmakta olan Şerife'nin kaçmasına fırsat vermeden kıskıvrak yakalarlar. Hayvanlar yakalanır. Şerife direnmektedir. Çete reisinin amacı, hayvanların yanı sıra Şerife'yi de götürmek ve onu kirletmektir. Fakat Türk kızı sandıkları gibi korkak değildir. Kendisini tutan gözü dönmüşlerden birinin bıçağı kapar ve karşısında zevkten kıvranan Antimoş'un üzerine yürür. Durumunun nezaketini anlayan çete reisi, birden her zaman ki haline döner ve elindeki tüfeği genç kadına doğrultarak, bütün fişekleri vücuduna boşaltır. Talihsiz Şerife anında şehit olur. 1320 doğumlu Hacı Hüseyin Kurnaz isimli bir vatandaşımız, o tarihlerde yaşadığı bir olayı şöyle anlatıyor: " Andavallı'ya (Bakırpınarı) oduna gidiyorduk. Üç kişi idik. Birden şiddetli bir tüfek ateşi ile karşılaştık. Hemen kendimizi yere attık. Aradan bir saniye geçmiştik ki, eli silahlı 5 kişi tepemize dikildi. Bizde silah olarak yanımdaki bıçaktan başka bir şey yoktu. İçlerinden birisi çete başı İstavria'ya götürüleceğimizi söyledi. Daha sonra kendi aralarında Rumca bir şeyler konuştular. Bir müddet tartışlar ve sonunda bizimle konuşan ilk Rum, bizi İstavria 'ya teslim etmekten vaz geçtiklerini, fakat üzerimizde ne var , ne yoksa hepsini alacaklarını söyledi. Bir ara gözü, ismi Şevki olan yanımdaki arkadaşın parmağındaki yüzüğe takıldı. Hoşuna gitmişti. Arkadaşın nişan halkası idi. İstedi. Arkadaş bir-iki kere çıkarmayı deniyormuş gibi yaptı, ve çıkmadığını söyledi. Onun üzerine üçümüzü kıskıvrak bağladılar. Önce üzerimizde ne varsa elbiseye varana kadar aldılar. Sonra bizimle muhatap olan Rum, Şevki'nin yüzüklü parmağını tuttu. Pis, pis sırıtarak; - " Bu çıkmıyordu değil 'mi? Bak şimdi nasıl kolayca çıkacak " dedi. Demesiyle belindeki keskin bıçağı çekmesi ve bir hamlede arkadaşın parmağını kesmesi an meselesi oldu. Korkunç bir şeydi. Şevki'nin yüzü şiddetli acı ile buruşmuştu. Bir müddet teklemeyip, işkence yaptıktan sonra bizi o vaziyette bırakıp gittiler..." Kurtuluş Savaşı sırasında doğu cephesinde Puslara karşı savaşmış İstiklal Savaşı gazisi Hacı Bayram Şenel isimli yurttaşımız da, Bafra'da başından geçen bir olayı şöyle anlatıyor: "İstiklal Savaşı'ndan çok önce idi. Henüz daha küçük idim. Amcamla komşu köye giderken Rumlar bizi köklük mevkiinde çevirdiler. Ellerinde zamanın en geliştirilmiş tüfekleri vardı. Bizde ise silah namına bir şey yoktu. Ellerimizi arkadan bağladılar. Ve tüfeklerini bize doğrulttular. Gözlerimi kapayıp, babamın öğrettiği kelime-i şahadeti getirmeye başladım ki, arka arkaya silahlar patladı. Vücudunda hiçbir acı hissetmiyordum. Gözlerimi açtım, birde ne göreyim? Rumlar kaçmıyorlar mı? Şaşırmıştım. Amcama baktım. Yan tarafı gösterdi. Eli silahlı bir kişi, kaçan Rumların arkasından hala ateş ediyordu. Bu Molla Ali idi. Akalan köyünden Molla Ali. Köyümüze gelirken bizi bu vaziyette görmüş,imdadımıza yetişmişti... Hemen ellerimizi çözdü. Fakat o anda kendisinin de sol göğüs tarafından yara aldığını fark ettik. Molla Ali yarasını hiç önemsemiyordu ama çok geçmeden yere düştü. Ve birkaç dakika sonra Allah'ın rahmetine kavuştu. Ruhu şad olsun..." Muammerler (Kasnakçı mermerler) köyü de bir gece içinde yakılmış, yıkılmış, talan edilmiş ve 46 vatandaşımız şehit edilmişti. Etraftan yapılan baskıya daha fazla tahammül edemeyen köylüler, diğer köylere göç etmişlerdi. Halk elinde silahı, sabaha kadar malını, mülkünü, namusunu, canını muhafaza için nöbet tutuyordu. Papazların kışkırtmaları son hadde ulaşmıştı. Kiliseler ibadet yerleri olmaktan çoktan çıkmış, Türkleri imha için silahlanma , taktik, teşkilatlanma merkezleri olmuştu. Mavri Mira'nın yardımlarıyla emir ve direktifler hemen uygulanıyordu. Köylerde sık sık toplantılar yapan papazlar ve diğer Rum idareciler, her gittikleri yerlerde: -"Buralar bizim topraklarımızdır. Türkler buraları zorla gaspettiler. Onlara hayat hakkı tanımamalı, hepsini tek fertleri kalmayana kadar yoketmeliyiz. Pontus Devletini yeniden kurmalıyız." Gibi yalan, yanlış sözlerle halkı tahrik ediyorlardı. Bilhassa Ağcalan köyü papazı İlia, bir türlü Türk kanına doymak bilmiyordu. Yukarı köylerdeki bütün baskınların organizatörü o idi. Ama bilahare ilçede görevlendirilen Yüzbaşı Emin Efendi, bunu duymuş ve cezalandırmıştı. O tarihlerde Bafra'da Rumlara karşı direnme harekatına girişen müfreze kumandanı Kocaman oğlu İsmail Bey'dir. Bu zat, Rum katliamlarının bir çoğuna engel olmuştu. Çakıroğlu Dursun Ağa ve oğlu Rahmi Bey isimli kişilerde milisler oluşturmuştu. Mustafa Kemal'in 19 Mayıs 1919'da Samsun'da saçtığı fikirler yeşermeye başlamıştı. Çok geçmeden Rum eşkiyaları ve onları bilhassa maddi yönden besleyen Ermenilerle kıran kırana süren mücadele, infilak noktasına geldi. Memleketin her tarafında başlayan "varoluş-kavgası" bu ilkede de suratını arttırarak gelişti. Düşmanın elindeki zamanın en moderin ve teçhiç edilmiş silahlarına karşılık Türk'ün iman dolu göğsü, çelikleşmiş azmi vardı. Bu inanç, azim ve mücadele, ilçenin her tarafında tıpkı İzmir'in işgalini protesto mitinginde olduğu gibi bil-fiil kendini göstermeye başladı. Bafra'ya bağlı ve etraf köylerdeki direniş kahramanca olmuştu. Mustafa Kemal Samsun'a çıktığında, O'nu gören ve fikirlerinden büyük heyecana kapılan Göltepeli bir vatan sever, hemen Bafra-Kolay'a dönmüştü. Vatanperver genç, o zamanlar çevrenin en çok sözü dinlenen kişisi olan Hacı Hafız Mustafa Efendi ile görüştü. O'na Mustafa Kemal'in fikirlerini tek tek anlattı. Hacı Hafız Mustafa Efendi de etkilenmişti. Derhal haber salarak, Müslüman halkının evinde toplanılmasını istedi ve 8 Haziran 1919 günü arzulanan toplantı yapıldı. Hacı Hafız Mustafa Efendi Mustafa Kemal'i Fikir, düşünce ve emirlerini onlara da nakletti. İçinde bulunulan durumun değerlendirilmesi yapıldı. Neticede mücadele grupları oluşturulması karara bağlandı. Ana komite Hacı Hafız Mustafa Bey'in başkanlığında şu isimlerden oluşmuştur:Hacı Hatip Hüseyin Efendi, Kadon Dursun Efendi, Darboğazlı Muallim Ali Efendi, Hatip 'in Hüseyin Efendi Gadon Osman, Sadık Yılma, Zühtü Bey ve İbicioğullarından Hüseyin Bey. Bugün hala hayatta olan İbicioğullarından, 1897 doğumlu Hüseyin Tekin Efendi, o günlerle ilgili şunları anlatıyor: "Kolay'a bağlım Muruşo Tepe de bir Rum Kilisesi vardı. Orada papaz, Rumları kışkırtıyor, onlar da bize baskınlar yapıyor, saldırıyorlardı. Çok defasında mal ve can kaybına yol açıyorlardı. Bir gece de ırmağın karşı yakasındaki Düzköy'e saldırdılar. Baktık ki, bu durum böyle devam etmez. O tarihte Samsun'a çıkan fikirleri zaten hafız Mustafa Efendi başkanlığındaki gruplarda birleştik. O'nun emriyle köyümüzün etrafına istihkamlar kazdık. Kısa sürede Rumlarla kıyasıya mücadeleye girdik. Bu arada Hacı Hafız Efendi Mustafa Kemal'in yanına gidip O'nunla görüşmüş. Dönüşte elimizdeki mevcut bütün silahlarla beraber köy gençlerinin Mustafa Kemal'in ordusuna gönderdi. Tabii bende vardım. Yalnız Gitmeden önce Rumları büyük yenilgilere uğrattık, unutamayacakları dersler verdik." Türk insanını iyi tanımayan düşmanları bir kere daha şaşırmış,O'nun silkinişi ile irkilmiş, şahlanışıyla da yeniden büyük darbeler yemeye başlamıştı. Evet, asırların devi uyanıyor, mahmurluğunu üzerinden atıyordu. Yıllardır yerli halka yapmadık işkence ve vahşet bırakmayan komitacılar arasında panik başlamıştı. Artık kendilerine anladıkları dilden cevap veriliyordu. Rüzgar ekenler, fırtına biçiyorlardı. Neticede Bafra'daki Rum ve Ermeni eşkıyaları, çeteleri teker teker temizlendi. Kalan azınlıklar da; bilahare LOZAN'DA imzalanan antlaşma gereğince, diğer milletlerin sınırları içersindeki soydaşlarımızla mübadele edildi. Böylece Bafra, gayri-müslimlerden arınmış oldu. BAFRA İSMİNİN KAYNAĞI Bu konuda ileri sürülen çeşitli iddialar vardır. Bazı kaynaklarda BAFİROS'dan söz edilir. Büyük bir ihtimale Venedikliler ,Cenevizliler, ve Rumların bu ismi kullandığı tahmin edilmektedir. Bilhassa Rumların sonu (OS)la biten isimleri nazar-ı dikkate alınırsa bu biraz daha gerçeklik kazanabilir. Fakat Bafra'nın gerçek ismi olması şüphelidir. Çünkü adı geçen toplulukların, her gittikleri yere , asıllarına ilaveten kendilerinin de bir isim koyma adetleri vardır. Dolayısıyla Bafra'nın asıl isminin yanısıra BAFİROS'un da takma ad olarak kullanıldığı ihtimali ortaya çıkmaktadır. Bir diğer kaynak da Bafra'nın BAF-RAH kelimesinden doğduğunu yazmaktadır. Baf-Rah Farsça'da (yol almak) manasına gelmaktedir. Söz konusu kelimede yer alan sondaki (-h) harfi, halk arasında konuşula konuşula zamanla düşmüş ve böylece Bafra ismi ortaya çıkmıştır. En kuvvetli ihtimal, ilçe isminin "BAVRA"dan gelmiş olduğudur. Zaten birçok eski kaynakta direkt bu şekilde kullanmalar olmuştur. Diğer taraftan Osmanlı Edebiyatında Avşar'a Afşar, Kevgir'e kefgir, Vişne'ye Fişne denilmesi gibi, "Bavra" kelimesindeki (V) harfi de zamanla, dilde (F)'ye dönüşmüş ,böylece (BAFRA) ismi ortaya çıkmıştır. Bafra isminin en az üç yüz elli yıldır kullanıldığı muhtemelendi
BAFRA'MIZIN EN BÜYÜK SORUNU NEDİR
SU
YOL
OTO PARK
İŞSİZLİK
KALDIRIM İŞGALİ
ÇEVRE DÜZENLEMESİ
GaziSOFT Php Profesyonel Haber Yazılımı