GEÇMİŞİ KURCALAMAK

GEÇMİŞİ KURCALAMAK

GEÇMİŞİ KURCALAMAK
GEÇMİŞİ KURCALAMAK

 

Geçmişini bilmen geleceği göremez derler. Gerçeği bilirsen doğruluk payı yüksektir. Gerçeğin bilinmesine rağmen beyinleri gazla doldurulmuş balonlar ard arda patlayarak 70-80 yıl geriye giderek tarihi kurcalayıp, hatalı ve eksik bir açık bulma çabasındalar efendim.

         1921,  1924, 1937 anayasaları neden daha demokratik değilmiş! Neden insan haklarına daha geniş çapta imkân sağlanmamış? İsmet Paşa neden demokrasiye geçişi 1946 yılına kadar uzatmış?.. Bu konulara ve benzeri gelişmelere değinenler mutlaka gerçeği biliyorlar, ama saptırma yarışında da kimseden geri kalmıyorlar. O tarihlerde Cumhuriyet yeni kurulmuş, sancılar içinde, ekonomi sıfır, çevremiz düşmanlarla çevrili, devletin parası pulu yok, yol yok, iz yok… Devlet idaresinde bulunanlar, o günkü şartlara göre kanunlar çıkartmışlar, devlet idaresini rayına oturtmaya çalışmışlar.

         1938 sonrası İsmet Paşa yönetimi, Türkiye’nin bugün dahi ayakta durmasını sağlayan çok önemli kararlar almış. 1939’da başlayan 2. Dünya Savaşı’nda Avrupa’dan barut ve yanık kokuları gelirken, bu ateş çemberinin dışında kalmayı başarmış çok değerli devlet adamıdır. Ona dahi günümüzde bilinçli olarak dil uzatmalar başlamış. Niye demokrasiyi Türkiye’ye geç getirdi diye tenkit yağmuruna tutulmuştur. İnsaf yahu, dünya ve çevremiz top sesleri ile inlerken, neyin demokrasisini hesap edeceksin? 1945 yılında savaş bitiyor, 1946’da demokrasiye ilk adım atılıyor ve seçimler yapılıyor. Bu tarihi gelişmeler Türkiye’nin yüzakıdır. Lütfen karalamayı bırakın…

Aklıma takılan önemli saydığım konular var. 1933 yılında büyük Atamızın Cumhuriyet’in 10. yıl kutlamasında eski TBMM’de okuduğu 10. yıl nutku var, o günkü teknik ses alma kayıtları altında Atamızın sesi kısık ve kesik olarak bizlere duyuruldu. Son 10 Kasım günü, sözüm ona Atamızın sesi o cihazlardan alınarak temizlenmiş, pırıl pırıl şekilde bizlere ulaştırılmaya çalışıldı. Burada önemli bir nokta var. 1933 yılında Atamız, nutkunda “muhterem mebuslar” diyor. Yenisinde “Sayın milletvekilleri” diyor, eğer bu sesi alan ve yayına koyan görevli Ata’nın o bahsettiği sıfatları tercüme ederek “muhterem” sıfatını “sayın” olarak bizlere ulaştırıyorsa diyecek bir şey yok, fakat aynı konuşmayı temiz olarak sizlere ulaştırıyoruz derlerse, bu numarayı kimse yutmaz, zira bu olsa olsa hatıra olarak saklayacağı kendi sesidir. Çünkü “sayın” ve “milletvekili” sıfatları, 1960’lı yıllardan sonra dilimize oturmaya başlamış sıfatlardır. 1950’li yıllarda bile başbakana (başvekil), milletvekillerine de (mebus) denirdi. 1933 yılında olmayan sıfatları büyük Atamızın kullanması mümkün değildir. Diyeceğim şu ki; lütfen ülkenin tarihi karartılmasın, her olay o günkü şartlar içinde alınmış kararlar olarak değerlendirilsin.

* * *

         Önümüzdeki seçimlerden sonra yeni bir anayasanın yapılacağını öğreniyoruz. Farz edelim ki bütün partilerin birleşmesi ile beğenilen bir anayasa kabul edildi. Şimdi, bu çok güzel diyerek kabul edilen anayasayı 40 yıl sonraki genç nesil, yeni milletvekilleri tenkit etmeyecekler mi? Ne diyecekler, “Anayasanın bazı maddeleri günümüze uymuyor. Şu şekilde değiştirelim” diye kürsüden seslenmeyecekler mi? Mutlaka olacak, o zaman seçimden sonra çok güzel dediğimiz, başarılı bulduğumuz yeni anayasa kötü ve başarısız mı sayılacak? Bu diğer misallerime bir örnektir.

Duygu Yılmaz

İstanbul

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500